
Fotoğraf: Xinhua/Alamy
10 Mart, 2026
Ölümün İkİ tonu:
Dünya kİmİn yasını tutar, kİmİ unutur?
Adı anılmayan, ölümü geçiştirilen kurbanlar adına adalet veya adaletin ikiyüzünü sorgulayacağım bir yazıda alıntı yapacağım en moda olmayan isim Noam Chomsky olurdu muhtemelen. Ve belki de başkalarının savaşında, başkalarının çıkarları uğruna, ölen/öldürülen kurbanların ‘değerli’ ve ‘değersiz’ diye nasıl da yandan, kenardan, ortadan ama hep ikiye bölündüğünü görmek için ek bir referansa gerek yoktu -sadece tabutların dizi dizi sıralandığı ve her tabutun önüne konmuş çerçeveli küçük bir kızın fotoğrafına bakmamız yeterliydi.
Amerika’nın İsrail ile birlikte 28 Şubat’ta İran’a saldırmalarının ardından Minab kentindeki ilköğretim okulu bombalandı. Bu saldırıda büyük bir çoğunluğu çocuk olmak üzere yaklaşık 165 kişi öldürüldü. Birkaç gün sonra düzenlenen toplu cenaze töreninde tabutların arkasından binlerce İranlı yürüdü.
Bu saldırının uluslararası haber bültenlerine ilk düşüşü kesin olmayan bilgilerle doluydu; İran’da bir okulun vurulduğu belirtiliyordu, ancak kesin olarak bir saldırının olup olmadığı, can kaybı olup olmadığı, okulu kimin vurduğu yoktu ilk haberlerde. Saldırının ertesi günü bir kız okulun vurulduğu haberinin kesinleşmesi ile birlikte, saldırı sonrası fotoğraf ve videolar gelmeye başladı.Yerle bir olmuş bina ve harabelerin arasında çocuklarının eşyalarına sarılıp ağlayan anne-babaları vardı görüntülerde. İçler acısı, dehşet bir manzaraydı bu. Saldırının ilk gününde böylesi bir facianın hesabını kim verecekti, kim verebilirdi?
Bugün bu saldırının üzerinden on günden fazla geçmiş olmasına karşın, hesap vermek bir yana, kimse bu saldırının sorumluluğunu dahi üstlenmedi. Ve bu çocuk katliamı karşısında, hiçbir yerden hiçbir ses yükselmedi. Hiçbir ülkenin hiçbir kentinde kalabalıklar sokakları doldurup “Hepimiz İranlı çocuklarız!”, diye bağırmadı. Evet, doğru hatırladınız, yaklaşık 11 yıl önce Charlie Hebdo’nun Paris’teki ofisine düzenlenen saldırıda 11 kişi öldürülmüş ve aynı sayıda kişi de yaralanmıştı. Bu saldırının hemen sonrasında Fransa’nın bütün büyük şehirlerinde on binlerce insanın katıldığı birçok protesto gösterisi düzenlenmişti. Sadece Fransa’da değil, Amerika’da Kanada’da, Avustralya’da ve birçok Avrupa başkentinde… Londra’da, Berlin’de, Barselona’da, Amsterdam’da binlerce insan “Je Suis Charlie” pankartlarıyla sokaklara dökülmüş, sosyal medyada her milletten insanın profil fotoğrafı Fransa bayrağının renkleri ile kaplanmıştı. Paris’teki Charlie Hebdo saldırısının yankıları aylarca sürdü. Gösteriler dinmek bilmedi. Uluslararası medya bu olayı tüm boyutlarıyla didik didik etti, incelenebilecek tüm açılardan inceledi, yazdı çizdi ve sorulabilecek tüm soruları sordu. Bu akla gelen ilk örneklerden, ancak Charlie Hebdo saldırısına gelen tepkilere benzer daha sıralayabileceğimiz birçok olay var.
2020 yılında George Floyd Minneapolis’te polis tarafından vurulduğunda, günlerce dinmeyen dünya genelinde bir öfke fırtınasını ve binlerce kişinin yürüdüğü büyük eylemleri görmüştük. Evet, bu cinayet ırkçılık kokan bir cinayetti ve aslında özünde hiç bitmemiş ırk ayrımcılığının getirdiği adaletsizliğe karşı güçlü bir isyana neden oldu. Ve bu haklı bir isyandı. Tıpkı Charlie Hebdo saldırısına karşı yükselen tepkiler gibi…
Ancak bir terör saldırısına ve polisin işlediği ırkçı bir cinayete karşı böylesine güçlü ve kitlesel tepkiler ortaya konulurken, nasıl olur da onlarca küçük çocuğun bombalanarak öldürülmesi dünyanın hiçbir köşesinde kimsenin umurunda olmaz?
Bu soruya bahanelere sığınmadan yanıt verebildiğimiz gün, bir ihtimal çocukların yüzüne utanmadan bakabileceğiz.
Kuşkusuz medyanın -tümünün- bu sessizlikte büyük bir rolü var.
Öncelikle bu olayın meydana geldiği İran’dan -özellikle saldırı başladığından bu yana- gelen haberler, hem ülkenin internet ağından kesilmiş olması, hem de uygulanan sansür nedeniyle oldukça kısıtlı ve teyit edilmeleri zor. Yine de Al Jazeera ve Reuters’le birlikte CNN muhabirlerinin de İran’da kalıp çalışmalarına izin verildiği biliniyor. Buna karşın katliamın boyutu ve kişi veya örgüt tarafından değil, bir ülke tarafından gerçekleştirilmiş olması bu haberi duyuracak yayın organına da büyük sorumluluk yüklediğinden geçilen haberler kesin olarak herhangi bir tarafa sorumluluk yüklemeden geçildi. Sorumlunun kesin olarak belirlenmemesi geniş çaplı kitlesel bir tepkiyi engelledi.
Öte yandan Amerika ile İsrail’in İran’a ortak saldırısının ardından İran’ın tepkisel olarak karşı atağa geçmesinin bölgede süratle bir ateş çemberi oluşturmasıyla, herkes kendi derdine düştü. Rehin kalan turistlerden ekonomik olarak zarar gören sektörlere kadar bu savaşın odak noktaları saat başı değişir duruma geldi. Ve bir de baktık ki, dünya piyasalarının durumu ve yükselen petrol fiyatları, olası bir petrol krizi, bütün bu haberler, saldırının ilk günü atılan bir bombayla onalarca çocuğun katledilmiş oldukları gerçeğinin önüne geçti.
Okul saldırısı ile ilgili kendilerine soru yöneltilen bazı İsrailli yetkililer hiç çekinmeden -savaşta olur böyle hatalar, büyütmeye gerek yok- şeklinde söylemlerle yanıt verdiler. Okulun kasten veya hata sonucu vurulmuş olması, doğurduğu korkunç gerçeği ve uluslararası komuoyunun bu katliama karşı sessizliğini değiştirmiyor. Ancak görünüşe göre, çocukların hedef alındığı bu saldırının hiçbir ciddi tepkiye yol açmaması, sorumluluğu voleybol topu gibi elden ele atanların içine serin bir su serpti. Trump açıkça bu saldırıyı İran’ın düzenlediğini, çünkü İran’ın hedefleri vurma konusunda sıklıkla yanıldığını söyledi, ki Trump bu söylemini herhangi bir delile veya kaynağa dayandırmadı, kaldı ki geriye kalan Amerikalı yetkililer durmadan konuyla ilgili araştırmanın devam ettiğini tekrarlıyorlar. Ancak şu ana kadar bu saldırı ile ilgili gelen tüm veriler sorumlunun Amerika olduğunu işaret ediyor.
Üstelik, geçen yılın Haziran ayında İsrail İran’a saldırı düzenleyerek altı nükleer fizikçiyi öldürdüğünde İran’daki her kilometrekareyi avuçlarının içi gibi bildiklerini söyleyerek övünmediler mi? Bu kadar iyi bildikleri bir coğrafyada ve yıllardır hazırlandıkları bu saldırıda nasıl olur da hedef aldıkları binanın bir okul olduğundan haberleri olmaz?
Dolayısıyla okulun İran Devrim Muhafızları üssünün tam yanında bulunması ve bundan ötürü yanlışlıkla hedef olmuş olabileceği iddiası da bu açıdan pek inandırıcı gelmiyor kulağa.
Bütün bunlar da bizi bu saldırının kasten gerçekleştirilmiş bir saldırı olduğunu düşünmeye itiyor ki, bazı kaynaklara göre Minab’daki okulda Hamaney’in akrabası olan bir kadın öğretmen ders verdiğinden, bu okul, özellikle hedef alındı.
Bütün değerlendirmelerin ardından vardığımız nokta ise bizi tekrar ve tekrar aynı karanlık sokağa çıkarıyor:
Bir suçun gerçekleştiği, bir katliamın yer bulduğu coğrafya kurbanlara biçilecek değerin belirleyicisi oluyor.
Eğer bugün dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen suçtan her an haberimiz olmasaydı…
Eğer şu anda sahip olduğumuz ve istediğimiz neredeyse her habere ulaşmamızı sağlayan tüm teknolojik imkanlara sahip olmasaydık, neye nasıl bir tepki gösterdiğimiz veya göstermediğimiz konusunda bir bahanemiz olabilirdi belki. Ama böyle bir bahanemiz yok. Daha da kötüsü, bilgiye olan erişimimiz, dünyadaki güç dengeleri ve bu dengenin veya dengesizliğin yarattığı adaletsiz düzenin daha iyiye doğru değişimi yönünde tek bir taşı bile yerinden oynatmadı.
Ve bu taşlar yerinden oynayana kadar, aşağıya doğru ilerleyen bir yürüyen merdivende yüzümüz yükselen basamaklara dönük, yukarıya çıkmakta olduğumuzun hayalini görmeye devam edeceğiz.

Vera Tulyakova ile 2001 yılında tanıştım, aynı yılın ilkbaharında vefat etmeden kısa bir süre önce... Moskova'da, kendisinin kurduğu ve hayatının son günlerine kadar yönettiği bağımsız Sinema ve Televizyon Okulu'nda sohbet ettik. Vera'nın kederi hiç azalmamış gibiydi; modern Türk şiirini yeniden şekillendiren, sanatsal özgürlük, siyasi direniş ve hümanizmin güçlü bir sembolü haline gelen şair ve yazar Nazım Hikmet ile geçen yıllarını anlatırken sık sık ağladığını anımsıyorum.
Uzun sohbetimizin bu kısa kesiti ilk olarak, vefatının ertesi ayında Avrupa gazetesinde yayınlandı. Bugün, neredeyse 25 yıl sonra, onu bu röportajla yeniden anıyoruz.
Benim gördüğüm Nazım, güzel, şık giyimli, herkesin taparcasına sevdiği bir Nazım’dı. Ama bu insan 58 yıl hapse mahkum olmuş, hayatının 17 yılını feodal bir Türk hapishanesinde geçirmiş, düşünceleri uğruna eziyet çekmiş bir insandı.
Elvan Levent'in röportajı
28 şubat, 2026
Elvan Levent: Nazım Hikmet’le ne zaman tanıştınız?
Vera Tulyakova: Rus Devlet Sinema Okulu’ndan mezun olduktan sonra beni Mosfilm Stüdyosu’nda çizgi filmleri bölümüne tayin ettiler. Orda çalıştığım dönemde 1955 yılının sonbaharında Nazım Hikmet'le tanıştım. Nazım o sırada, dört yıldır Sovyetler Birliği’ndedi…
Elvan Levent: Nazım Hikmet’in kim olduğunu biliyor muydunuz kendisiyle tanıştığınız sırada?
Vera Tulyakova: Bilmemem imkansızdı, çünkü Nazım, kendisinden çok sık bahsedilen bir kişiydi. Benim işe başladığım dönemde, stüdyoda çalışanların hepsi, yaşı ilerlemiş deneyimli insanlardı; mükemmel çizgi filmleri yaratan ressamlar, tasarımcılar… O sıralarda yeni bir masalın ekranizasyonu üstünde çalışılıyordu. Böylelikle ben de tam o masalın içine düştüm bir anlamda…
Nazım’la tanışma…
Bana Arnavut çocuklar için bir film hazırlamam görevi verildi. Onların kendilerine ait bir sinemaları yoktu. Ben de bir Arnavut masalı bulup, onun üstüne bir senaryo yazdım. Fakat iş filmin karelerini çizmeye gelince, Arnavutluk hakkında hiç kimsenin birşey bilmediği ortaya çıktı. Stüdyo çalışanlarından kimse hayatında Arnavutluk'a gitmemişti. Aslında Sovyetler Birliği dışında hiç kimse hiçbir yerde bulunmamıştı. Filmin nasıl hazırlanması gerektiği konusunda bize bilgi verecek birilerini aramaya başladık. Çabalarımız boşa çıktı. Daha sonra eski rejisörlerden birisi şakaya vurarak "Nazım Hikmet’e gidin, Türkler dört yüz yıl Arnavutluk’un başında oturdu, o size herşeyi anlatır", dedi. Önce hepimiz çok korktuk. Nazım Hikmet gibi ünlü birisinin Arnavutluk ile ilgili bir filmle kapısına dayanmak…
Fakat başka seçenek yoktu. Bana telefon numarasını verdiler. Ben çocukça ses tonumun dikkate alınmayacağını düşünerek stüdyo şefinden Nazım Hikmet’e kendisinin telefon etmesini rica ettim, o da kabul etti. Fakat telefonun diğer ucundan Nazım’ın cevabını duyduğu zaman telefonu bana iletti. Ben ise heyecandan kekeleyerek kendisinden nasıl bir yardım istediğimizi anlatmaya çalıştım.
"Bu sizin için önemli bir iş mi", diye sordu bana Nazım.
"Evet, dedim, çok önemli".
"Önemliyse o halde gelin"…
"Ne zaman gelelim?"
"O kadar ciddiyse, şimdi gelin", dedi.
Filmin rejisörüyle atlayıp gittik. O kadar büyük ve önemli bir olaydı ki bu bizim için… Evinin kapısının önünde durup, nasıl da heyecandan kapıyı çalmaya korktuğumuzu bugün gibi hatırlıyorum. Bize kapıyı açtığında karşımda uzun boylu, çok güzel bir insan gördüm. Altın gibi bir başı vardı sanki… Nazım bize yardım etmeyi kabul etti. Durumu kendisine anlattığımız zaman çok güldü. Filmin karelerini çizmesinden resme yeteceği olduğu anlaşılıyordu. Daha sonra hayatımız hakkında sorular sordu bize.
O gün hayatımda ilk kez cezvede pişirilmiş Türk kahvesi içtim. Ev çok özel bir şekilde döşenmişti; kanepeler, yerde duran yastıklar ve bir sürü oyuncak. Nazım sürekli sorular soruyordu bana. Annem-babam kimdi, hangi şiirleri seviyordum, nasıl filmler hoşuma gidiyordu, ne kadar para kazanıyordum… İnsanların gerçekte nasıl yaşadığını öğrenmek için herkese ne kadar maaş aldığını sorardı. Çünkü Sovyet propagandasıyla halkın beyninin yıkandığının farkındaydı. Ünlü kişilerle sık sık buluşup buluşmadığımı sordu bana. Ben de daha önce Churchill ve eşiyle karşılaştığımı, hatta eşinin bana ilkbahar için bir çift ayakkabı gönderdiğini anlattım. Bunun üzerine Nazım’ın eğilip ayakkabılarıma baktığını hatırlıyorum.
O dönemde Moskova’da giyim çok büyük bir problemdi. Giyecek hiçbir şey yoktu. Fakat biz yine de şık giyiniyorduk, çünkü üç bluzdan güzel bir yelek dikebilen yetenekli terziler vardı. Esas sorun ayakkabılardı. Ayakkabılarımız korkunçtu. O yüzden Nazım eğilip ayakkabılarıma baktığı zaman, çekinerek ayakkabılarımı saklamaya çalıştım. O ise hiçbir şey söylemeden gülümsedi sadece.
O gün Nazım uzun süre tuttu bizi. Fakat artık gitmek için ayağa kalktığımızda, tercümanlığını yapan Akper’e dönerek, “Güzel kız, ama göğüsleri çok küçük”, dedi. Nazım’ın bu cümleyi Türkçe söylemesine rağmen, ben ne söylediğini anlamıştım. Bir anda kıpkırmızı kesildim. Gerçekten de çok zayıftım. Ama Kremlin, uzay gibi ciddi şeylerden bahsederken bir anda benim yanımda böyle bir cümle… Nazım’ın yüzü değişti hemen. Gözlerinde soğuk bir ifade belirdi..
"Ne söylediğimi anladınız mı", diye sordu.
"Evet", dedim.
"Sinema okulunda mı öğretiyorlar size Türkçe konuşmayı?"
"Hayır", dedim, "ben Türkçe bilmiyorum"..
“O halde nasıl anladınız ne söylediğimi? Bana bunu izah etmelisiniz. Yoksa sizi buraya özellikle mi gönderdiler? Ne zannediyorlar, sarışınların bu hayatta Nazım Hikmet için herşey olduğunu mu?”
Heyecandan ne olup bittiğini anlayamadım. O kısacık birkaç dakika içinde sanki upuzun bir yıl geçmişti…
"Fakat siz iltifatınızı Tatarca söylediniz", dedim.
"Peki siz Tatarca konuşuyor musunuz", diye sordu. Ben de ona çocukken bir süre Tataristan’da yaşadığımı, o yüzden Tatarcayı iyi bildiğimi anlattım.
Nazım gülmeye başladı. Ben ise kendimi çok kötü hissettim. O an anladım ki, iyiliğin iki yüzü vardı ve karşımda duran bu insan bile benim bir casus olduğumdan şüphe duyabilirdi. Kalbim çok kırılmıştı, ama ona hiçbir şey söyleyemedim. Onda bir anda bu kadar kuşkucu ve acımasız bir insanı görmenin beni ne kadar sarstığını bile…
Nazım ne kadar sarsıldığımı anladı ve ben kapıyı açıp dışarıya çıkmak üzereyken eliyle kapıyı tutarak “Beni anlamanız ve bana kırılmamanız lazım”, dedi, “Sizin kim olduğunuzu öğrenmem gerekiyordu. Belki inanmakta zorluk çekebilirsiniz, ama benim çevremde dönen hayat hiç de basit bir hayat değil. En korkunç yalan, güzel yüzlü yalandır”…
Nazım bir sonraki sefer benim yine gelip gelemeyeceğimi sordu. "Hayır", dedim, "Bir dahaki sefere ressamlar gelecek"...
“Peki niye benden bir danışman olarak yardım istiyorsunuz? Ben çok güzel Türkçe masallar biliyorum, ben bir yazarım. Neden benden sizin için kendi masalımı yazmamı istemiyorsunuz”, diye sordu.
“Çünkü çizgi filmler için masal yazmak çok zordur, bunların özel masallar olması gerekir”, dedim.
Bunun üzerine Nazım şöyle dedi: “Ben de çok özel masallar biliyorum, eğer birşeyler tasarlarsam size telefon edebilir miyim?"
Stüdyoda herkes merakla Nazım Hikmet’in nasıl bir insan olduğunu sordu. Ben de “Önce sadece Lenin vardı, şimdi ise Nazım Hikmet var”, diye cevap verdim.
Ertesi sabah saat tam dokuzda işe geldim ve saat tam dokuzda telefon çaldı. Arayan Nazım’dı.
"Merhaba, dedi sizin için harika bir masal kurdum, ne zaman gelebilirim?"
Böylelikle Nazım’ın masallarını dinlemeye başladım…
Önceleri ilişkimizden kimsenin haberi olmadığını sanıyorduk. Öyle sanıyorduk, çünkü ikimiz de uçuyorduk. O kadar yükseklerde uçuyorduk ki kimsenin bizi görmediğini düşünüyorduk. Ama gerçekte bütün dünya Nazım’ın peşinde koşuyordu. O herkesin sevdiği bir evren insanıydı. Buna rağmen dünyadaki bütün KGB’lerin Nazım’a karşı tutumu aynıydı. Paris’te örneğin, bütün eşyalarımız didik didik aranmıştı…
Ben Nazım’ın beni sevdiğinin farkında değildim. Çünkü bana kızı gibi davranıyordu; herseye anlatabileceği küçük bir kız gibi… Beni, sanki sevecek hiç kimsesi olmayan bir insanın sevgisiyle seviyordu Nazım. Saatlerce edebiyattan bahsediyorduk. Bizim ilişkimiz çok entellektüel bir ilişkiydi.
Aramızdaki yaş farkı 30 yıldı ve biz Nazım’la evlendiğimiz zaman, herkes bize bakmaya hayvanat bahçesine ziyarete gider gibi geliyordu.
Bizim evliliğimiz tabuları yıkan aykırı bir evlilik olarak nitelendiriliyordu. Nazım için "nasıl da komünist bir aileyi yıkabildi" diyorlardı. Bu herkesi çılgına çeviren bir olaydı. Benim önceden evli olduğum çok iyi bir eşim vardı, çok iyi bir insan. Ama daha sonra Nazım girdi hayatıma…
İlk iki yıl ilişkimiz tamamen platonikti. Çünkü Nazım’la evinde tanıştığımız ilk gün Nazım benimle birlikte gelen bayan rejisöre benim evli olup olmadığımı sormuş. Rejisör ise, “Ne evliliği, o daha bakire!”, diye cevap vermiş. Ben daha sonra neden böyle birşey yaptığını sordum. Rejisör ise şöyle dedi: “Çünkü bütün Türkler kıskançtır. Eğer sizin bakire olduğunuzu düşünürse çalışmaktan daha çok zevk alacak ve böylelikle de bize daha çabuk senaryo yazacak"…
Fakat bu yalan uzun süre devam etti. Tanışmamızdan bir süre sonra Nazım stüdyoya gelerek bana aşk ilanında bulundu. İki merdiven katı arasında duruyorduk; “Sizi o kadar çok seviyorum ki yüreğim kanıyor, ama hiçbir umudum yok, çünkü siz bana baba gözüyle bakıyorsunuz. O yüzden Moskova’dan gidiyorum”, dedi.
Gözlerinden yaş aktı o an Nazım’ın.. Ben ise tam bir sarsıntı geçiriyordum. Nazım, ona sarılma şansı bırakmadan Moskova’dan gitti. Önce ona karşı büyük bir özlem hissettim. çünkü beni kendisine çok alıştırmıştı. Ve bir anda herşey bitti sanki. O günlerde çok acı çektim. Daha sonra Nazım bir gençlik festivali için Moskova’ya döndü ve beni aradı. Böylelikle her şey yeniden başladı…
Nazım’ın ölümü hayatımın ikinci dönüm noktası oldu. Bu duyguyu anlatmak, konuşmak çok zor..
Nazım bana bir sürü iyi dost bıraktı. Kendisinin diğerlerinden ayırdığı yakın dostlar. Onlar bana çok yardımcı oldu.
O sıralar 11 yaşındaki kızım (ilk eşinden) ve hasta annem vardı yanımda. Nazım’la birlikte kaldığımız eve dünyanın dört bir yanından Nazım’ı seven insanlar akın ediyordu. O ev Nazım Hikmet’in eviydi ve ben onun kapılarını insanlara kapatamazdım. Nazım sonsuz derecede iyi kalpli bir insandı. Yardıma ihtiyacı olan herkese adını bile sormadan herşeyini vermeye hazırdı. Sabah saat sekizde evin kapısını açar ve kapı gün boyunca açık kalırdı. İsteyen herkes girebilirdi eve.
Gelen her misafire mutlaka bir tabak çorba veya en azından bir fincan kahve ikram edilirdi. Gelenler genellikle sorunları olan yabancı insanlardı. O dönemde hayat çok zordu ve insanlar Nazım’dan her türlü yardım talebinde bulunuyorlardı. Örneğin hasta kişilerin hastaneye yatırılması çok büyük bir problemdi. Kalacak yer bulma, iş bulma, birisine mektup yazma; bitip tükenmeyen bir insan akını… Bununla birlikte Nazım sanki öleceğini hisseder gibi, defalarca benden kesinlikle artık evlenmeyeceğime ve evimizi koruyacağıma dair söz vermemi isterdi. Evimizi çok severdi Nazım ve o yüzden hep öyle kalmasını isterdi. Onsuz geçen günler çok zordu (ağlıyor)…
Ben kızımı büyütüp ona iyi bir eğitim verdim. Şimdi o da Devlet Tiyatro ve Sanat Okulu’nda öğretim görevlisi. Ayrıca benim kurmuş olduğum Bağımsız Sinema ve Televizyon Okulu’nda bana yardım ediyor. Nazım’ın ölümünden sonra çok çalıştım, sürekli çalıştım, çünkü bana bıraktığı her şeyi iyi bir şekilde korumam ve muhafaza etmem gerekiyordu. Hiçbir değerli eşya satışa çıkarmadım; tek bir resim tablosunu bile… Çok zor zamanlarda kendi eşyalarımı, pahalı takılarımı sattım, sadece bana ait eşyaları… Burada hayat her zaman zordu…
Şimdi kurmuş olduğum okulu biraz da Nazım için, onun anısına kurdum. Çünkü ben gerçekten de bir gün yeniden karşılaşacağımıza inanıyorum. Yarım kalan konuşmamızı bitirmek için… Sürekli olarak bu insanın bana ne kadar inandığın, bana ne kadar umut bağladığını düşünüyorum… Ben ise buna layık olmak için birşeyler yapmak istedim. Ona verdiğim bütün sözleri tuttum. Uzun yıllar öğretmenlik yaptığım Rus Devlet Sinema Enstitüsü’nde çok iyi öğrenciler yetiştirdim. Ama yine de onun takdirini kazanmak için kurdum bu okulu… Nazım’ın seviyesine ulaşabilecek çok az insan vardı.
Benim gördüğüm Nazım, güzel, şık giyimli, herkesin taparcasına sevdiği bir Nazım’dı. Ama bu insan 58 yıl hapse mahkum olmuş, hayatının 17 yılını feodal bir Türk hapishanesinde geçirmiş, düşünceleri uğruna eziyet çekmiş bir insandı. Hiçbir suçu yoktu. Yıllarca romantik idealleri uğruna hapis yattı Nazım. Onun hayatındaki kişisel mutluluklar çok azdı. Hiçbir şey dıştan göründüğü gibi değildi. Ama Nazım çok güçlüydü. Kalbini herkese açık tutan büyük bir şairdi O…
Elvan Levent: Sizin Türkiye’ye karşı eleştiren bir tutumunuz olmadı mı?
Vera Tulyakova: Benim yaşadığım ülkede de durum Türkiye’dekinden pek farklı sayılmazdı. Sovyetler Birliği’nde de insanlar düşünce suçundan yıllarca hapis yatıyordu…
Elvan Levent: Peki Nazım Hikmet’in mezarının Türkiye’ye götürülmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Vera Tulyakova: Bu benim hiç kaldıramadığım çok hassas bir konu. Sırf bu yüzden Türk gazetecilerle görüşmüyorum artık. Onlar hiçbir talepte bulunamazlar, bunu ancak halk isteyebilir. Ben Birkaç kez Türkiye’de bulundum ve Türkiye’de mezarlıkları havaya uçurduklarını biliyorum. Kendisiyle çok iyi dost olduğumuz Aziz Nesin’le ölümünden kısa bir süre önce görüştüğümüzde bana, mezarının açılacağından emin olduğunu söylemişti. Bu 90’lı yıllardı. Daha önce Aziz Nesin’in konferans düzenlediği binayı ateşe vermişlerdi. Orada da ölen insanlar oldu. Ve bütün bunlardan sonra halkı ateşleyen politikacılar kalkıp da "Biz Nazım’ı mezarından çıkarıp Türkiye’ye getireceğiz" diyorlar. Ama şair askerlerin arasında yatamaz…
Nazım’ın mezarının Türkiye’ye götürülmesi tam bir politik oyuna dönüştü. Birileri bunu kullanıyor… Ama bu çok tehlikeli bir oyun. O yüzden bunu kabul etmedim…
Nazım’ı kendi yurdundan sürgün ettiler, hiç kendi isteğiyle vatanınını bırakıp gider miydi O… Kendisi için hazırlanan planlardan haberi vardı Nazım’ın. Önce askere gönderip, sonra da sınırdan kaçma bahanesiyle vuracaklardı… Bir kuş gibi uçup gitti ordan Nazım. Şairin ruhunu tutsak etmek mümkün değil ki…
Şimdi ise bütün kitaplarını bastılar. Ama bunu devlet değil entellektüel insanlar yaptı. Ben halâ Nazım’la birlikte kaldığımız evde yaşıyorum, ama bugüne kadar hiçbir Türk devlet adamı Nazım’ın evini ziyarete gelmedi. Çünkü Nazım Hikmet, devlet yetkilileri için eskiden nasıl yasadışı bir kişiyseydi, bugün de halâ yasadışı bir kişi olarak kaldı… Eskiden de kitaplarının okullarda okutulması yasaktı, bugün de yasak…
Nazım, kıskançlık duygusundan yoksun bir insandı. Bu duyguyu nerede ve ne zaman bıraktığını bilmiyorum ama onu herkesten farklı kılan çok zor bir yol seçmişti kendine Nazım. Karşılaştığı her insanı daha yakından tanıma ve ona iyilik yapma isteği vardı hep içinde.
Bir gün hiç hoş olmayan bir olay oldu. Nazım’ın eskiden bildiği, uzun yıllar hapis yatmış bir tanıdığı, hapisten çıkınca Nazım’a geldi. Nazım ona çok yardım etti. Ev buldu, eline de yüklü miktarda para verdi. Daha sonra ise bu kişi Nazım’ı sokakta gördüğü zaman, selam bile vermeden yolunu değiştirdi… Bu olaydan sonra aramadı bir daha. Nazım’ın telefonlarına da çıkmadı ve onunla görüşmekten kaçındı. Bu olay Nazım’ı yıktı. “Herhalde para vermesini beceremedim ve onu kırdım, daha ince düşünmem gerekirdi. Yardım ettiğim kişi kendisini bana karşı borçlu hissettiği için böyle davranıyor” diye düşünerek kendini uzun zaman harap etti Nazım…
Talks | Tony Angastiniotis 26 Ocak, 2026

❛❛
Bir Hİkayeyİ Anlatmak İçİn Bİn Ses Gerekİr
Bu Talks röportajında, gerçeği aramak için kendisine öğretilen tarihi ve bir zamanlar inandığı her şeyi sorgulamaya cesaret eden Kıbrıslı Rum Tony Angastiniotis'le tanışıyoruz. Tehlikelerle dolu bir yolculukta tabuları yıktı, köklü anlatılara meydan okudu ve çok az kişinin sormaya cesaret edebileceği sorular sordu.
Her şeyden öte, Tony Angastiniotis her toplumun ihtiyaç duyduğu bir insan.
Elvan Levent: Hikayenize çok hayran kaldım, filme (Selden'i Ararken) çok hayran kaldım, çünkü bu eşine çok nadir rastlanan bir hikaye...
Tony Angastiniotis: Öyle mi? (gülüyor)
EL: Öyle. Ve bu zamanın ötesinde bir nadirlik. Nadir olmaya devam ediyor.
Peki, ilk sorum şu: Tony Angastiniodis kimdir - Tony'yi nasıl anlatırdınız?
TA: Bir kitap dolduracak bir soru soruyorsunuz. Dindar bir ortamda büyüdüm. Annem Protestan, babam Ortodoks'tu, bu yüzden din hayatımda çok önemli bir yer tutuyordu. Çok dindar bir insandım, ergenlik dönemimden sonra, İncil'i okuduktan sonra daha da dindar oldum. Teoloji okudum ve Orta Doğu'da misyoner oldum, dünyaya Hristiyanlığı tanıttım, onlara İsa'yı getirdim “hallelujah!” (gülüyor).
Ayrıca sağcı bir aileden geliyordum, bu yüzden Grivas'ı, EOKA B'yi ve Kıbrıs meselesiyle ilgili birçok milliyetçi sağcı görüşü destekliyordum. Sonunda ilk olarak kurtulmam gereken şey dindi.
Yaşlandıkça, yolculuğumun bu dini yönünden uzaklaştım ve dışsal biçimlerin ötesinde, daha derin bir şey aradım. Birçok farklı din ve manevi geleneği inceledim. Ayrıca kökenim Amerikan yerlilerine uzanıyor, bu yüzden şamanistik maneviyatı inceledim. Budizm, Taoizm, Zen ve Hristiyanlığı inceledim. Derin bir içsel merakla birçok manevi yoldan geçtim.
Medyada çalışıyordum -haberlerde programlarına çalışıyordum -parlamentoya, cumhurbaşkanlığı sarayına gidiyor, politikacılarla konuşuyordum. Ve görmeye başladığım bir gerçek vardı. Medyada çalışmak, tüm yalanların, kameraların önünde söylenenlerle tamamen çelişen tüm kayıt dışı ifadelerin farkına varmamı sağladı. Her yerde ikiyüzlülüğe tanık oluyordum.
Aynı zamanda fakir bir çocuktum -çünkü hep fakirdim, hiç para kazanmadım. Bugüne kadar paraya hiç ilgi duymadım. Hala da duymuyorum. Bu iyi bir şey değil, ama ben böyleyim işete (gülüyor).
Tüm bu adaletsizlikleri görmeye başladığımda -çünkü medyada çalıştığınızda hayatın tüm yönlerini görürsünüz - sağcı olmadığımı fark ettim. Komünizm ve Marksizm'i incelemeye başladım. Komünizmin toplum için daha iyi bir durum olduğunu düşündüm. Sol, benim için toplumdaki eşitliği anlamanın bir yolu haline geldi: kimsenin aç kalmaması, kimsenin acı çekmemesi. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Sosyal açıdan bakıldığında böyle.
Böylece toplumu yapılandırmanın bir yolu olarak Marksizme yöneldim. Marksizmin enternasyonalizmini daha eşitlikçi buldum; tüm uluslara yardımcı olabilecek bir yaklaşımdı. Bunlar, bir zamanlar İncil'de olduğuna inandığım değerlerdi, ama Kilise bunları hiçbir zaman gerçekten uygulamadı.
Herhangi bir siyasi partiye veya gruba katılmadan sola doğru kaymaya başladım -bu kişisel bir süreçti, kişisel bir araştırmaydı. Bu 2000'lerin başlarında oldu. Şu türden sorular sormaya başladım: Kıbrıs Türk toplumuyla ilişkim nedir? Onlar kimdir?
Eğer ben bir enternasyonalist, bir komünist isem, Kıbrıslı Türkler bu tabloya nasıl uyuyor? Çünkü kendini komünist olarak tanımlamak ve toplumun işleyişi hakkında konuşmak bir şey, ama çatışmalarla şekillenen, “öteki”nin şeytanlaştırıldığı bir ülkede büyümek başka bir şey.
Bu zihniyet bize okulda, ailede, Kilise'de, yönetim tarafından aşılandı. Bize nefret aşıladılar. Ve unutmayın, barikatlar henüz açılmamıştı.
1974'te Mağusa'daydım. Savaş başladığında, sekiz yaşında bir çocuk olarak oradan ayrıldım. Savaşı gördüm, savaşı hissettim, bombaları duydum.
EL: Yani Mağusa'dan bir göçmensiniz?
TA: İskoçya'da doğdum ama Mağusa'dan gelen bir göçmenim. Ailem 1970-71'de Kıbrıs'a taşındı, ben de Mağusa'nın bir parçası oldum. Etrafımdaki her şey beni milliyetçiliğe itiyordu, her şey sizi milliyetçi yapmak için tasarlanmıştı, bu işin bir parçasıydı. Aileniz de milliyetçi ise, bundan kaçmak çok zordur.
Okul, aile, kilise, hükümet -Türkler köpek, Türkler barbar, bizi sebepsiz yere öldürdüler. Kitaplarda 1963 yok. Ben tüm hikayeyi kabul ettim, sorgulamadım.
Ama şimdi, komünizme yönelirken, nihayet bu hikayeyi sorgulamak istiyorum. Ben Kıbrıs hikayesinin neresindeyim? İçimde büyüyen, tohumları içimde filizlenen kişisel enternasyonalizm, kalbimi başka bir yöne, nefretin artık büyümediği, kendini ifade edecek bir alan bulamadığı bir yöne doğru nasıl hareket ettirmeye başlıyor?
Çünkü artık herkes benim kardeşim, herkes benim kız kardeşim -herkes benim gardaşım, ister Türkiye'de ister Japonya'da yaşasınlar. Bu, dünyayı farklı bir şekilde görmek demek. Birlikte çalışalım, daha iyi bir dünya kuralım. Bu bir ütopya mı? Belki. Ama kapitalizmin çirkin yüzünü kabul etmektense, o ütopya içinde yaşamayı tercih ederim.
Bu yolculuk sırasında, Kıbrıslı Türklerin anlatılarını incelemeye başladım -o zamanlar Kıbrıslı Türklerin propagandası olarak algıladığım şeyleri. İnternetin de gelişiyle yoğun bir şekilde okumaya başladım. Özellikle 1974'ten önce neler olduğunu araştırmaya başladım.
Bu araştırma sırasında, bu anlatılarda haklı gösterilen veya övülen birçok suçla karşılaştım. Düşmanla dost olmak istemiyordum. Aksine, Türklerin tarih yorumunu yıkmaya çalışıyordum.
Ama okumaya devam ettikçe, bunun doğru olup olmadığını gerçekten öğrenebileceğimi düşündüm, çünkü adanın güneyinde işlenmiş suçlardan bahsediyorlardı. Barikatlar hâlâ kapalıydı.
Ben de bugün sizin yaptığınız şeyi yaptım: Bu anlatılarda bahsedilen, okuduğum suçlarla bağlantılı yerler olan kahvehanelere gitmeye başladım. Kontrollü geçiş noktaları henüz açılmadığı için insanlar daha rahat konuşabiliyorlardı. Tutuklanacaklarını veya başlarına başka bir şey geleceğini düşünmüyorlardı.
EL: Bu 2002 yılı mı?
TA: 2002, 2003... Kahvehanelerde insanlara sorular sormaya başladığımda, bu suçları itiraf etmeye başladılar. Bunlar hakkında konuşurken kendilerini çok güvende hissediyorlardı. Evet, onu yaptım, bunu yaptım; köyümüzdeki tüm Türkleri öldürdük diyorlardı.
Ve Türk propagandasının söylediği şeylerin çoğunun aslında doğru olduğunu, bu olayların gerçekten yaşandığını fark ettim. Hikaye değişmeye başladı. Ne kadar çok araştırırsam, o kadar çok kan görüyordum. Sonunda, sanki ölülerin kanından oluşan kanlı bir nehirde gibiydim.
Kıbrıs Türk tarafındaki insanlar kutsal ya da masum değildi, ama üstünlüğün iktidarı elinde tutanlara ait olduğunu anlamaya başladım. Ve o zamanlar iktidar Rum tarafındaydı.
O zaman Akritas Planı'nı keşfettim: onları (Kıbrıslı Türkleri) öldürmek, Yunanistan'la birleşme planlarını... Vesaire...
EL: Akritas Planı'nı daha önce bilmiyor muydunuz?
TA: Hayır, okulda öğretilmiyor, sistemde yok. Bulmak için araştırmak gerekiyor.
EL: Bunu bilmiyordum. Açıklaması daha farklı olsa da bildiğinizi sanıyordum.
TA: Hayır, çünkü bir kez okuduğunuzda derin bir açıklamaya gerek kalmıyor zaten, orada her şey yazıyor. Akritas Planı'nı okumaya başladığımda, elbette Denktaş'ın bölünme ve ayrılık istediğini gösteren belgeler ve açıklamalar da vardı. Ama beni etkileyen saldırı kısmıydı. Esas kan bizim tarafımızdaydı. Güç bizdeydi ve gücümüz olduğu için azınlığa saldırmaya başladık.
EL: Yani Türkler zaten bölünmeyi akıllarında tutuyorlardı ama...
TA: Bizim yardımımıza ihtiyaçları vardı (gülüyor). O ortamı yaratmak için bizim yardımımıza ihtiyaçları vardı ve biz de bunu seve seve yaptık.
Bir keresinde Denktaş'a bunu sordum ve o şöyle dedi: "Bizim için tüm strateji, Rumların saldırmasını beklemekti, çünkü saldıracaklarını biliyorduk. Duvarlarda her yerde “Enosis” yazdığını gördüğünüzde ve politikacıların söylemlerini duyduğunuzda, bunun sadece bir zaman meselesi olduğu ortadaydı. Bu yüzden savunmamızı hazırladık ve onları bekledik".
Evet, Rumlar üstünlük sahibiydi. Ve bunu tekrar edeceğim: Türk milliyetçileri suçsuz değil, elbette değil. Ama yönetimin kontrolü bizdeydi, güç bizdeydi, o ortamı şekillendirmek için gereken her şeye sahiptik.
Makarios, ülkeyi birleştirmek, tüm Kıbrıslıların gerçek anlamda cumhurbaşkanı olarak hareket etmek ve Dr. Küçük ile birlikte güvenli ve yapıcı, hatta belki de Akdeniz'in en zengin adalarından biri olabilecek bir Kıbrıs yaratacak güce sahipti. Ama biz bu yolu seçmedik, çünkü Enosis planı daha baskındı.
Bu yüzden, hikayeme geri dönersek, okumaya başladığımda ve bu kan nehrini görmeye başladığımda, okulda öğrendiğim ve toplumdan özümsediğim tarihin derinden yanlış olduğunu kesin olarak anladım. Yavaş yavaş, adım adım, 1974 yılına geldim ve Muratağa ve Sandallar'ı ve o suçu keşfettim.
Benim için bu suç, saf nefret açısından diğer birçok suçun üzerinde duruyor. Kadınları ve çocukları alıp öylece infaz edemezsiniz. Türk ordusunun da çocuklar dahil insanları infaz ettiğini biliyorum, ama bu farklı bir şeydi -bu, kasıtlı olarak tasarlanmış büyük bir plandı.
Ayrıca, Kuzeyde bulunan belgeler, yazılı kayıtlar aracılığıyla, Türk ordusu Girne'ye girdiğinde, Yunan ordusunun planlarını özetleyen belgeler bulduğunu keşfettim. Bu belgelerin kopyaları hala bende var. Bu belgelerde, Kıbrıs Türk köylerine yakın köylerin yok edilmek üzere hazırlandığı açıkça belirtiliyor. Bu askeri bir plandı.
Ve eğer bu bir askeri plansa, sivil hükümet bilmediğini iddia etse bile, sorumluluk yine de devlete aittir. Çünkü bu resmi bir plandı. İmzalanmıştı. Ordunun komutanı imzalamıştı.
O zaman bunun sadece “öylece olan” bir şey olmadığını anladım. Aslında, bu cinayetleri işleyenler plana uyanlardı. İlgili herkesin içinde, emirleri tam olarak uygulayanlar onlardı.
Bunu yapmaya hazırdılar ve yaptılar.
Tüm bunları öğrendikten sonra, barikatlar nihayet açıldığında, ilk gittiğim yer Maraş'tı, evimi görmek için -çünkü ulaşılabilir bir bölgedeydi. Ama benim büyüdüğüm ev değildi. O evi yıkmıştık, çünkü savaştan önceki evimizle aynı, yeni bir ev inşa etmeyi planlıyorduk. Ayrıca Lefkoşa'da bir arsamız vardı, onu da Maraş'taki evi bitirmek için sattık. O zamanlar Maraş'ın dış mahallelerinde yaşıyorduk.
Bu yüzden önce evime gittim. Sonra yolculuk başka bir yöne saptı. Muratağa, Atlılar ve Sandallar'a gittim -bu olayların gerçekleştiği yerleri görmek ve tanıkların ve hayatta kalanların ifadeleri kaydetmek için. Benim hikâyem bu işte...
EL: Bu büyük bir değişim, çünkü insanın içindeki derin bir şeyi değiştiriyor. Tüm dünya görüşü değişiyor: olaylara, insanlara bakış açısı... Çocukken bildiği her şey birdenbire farklılaşıyor.
Bu size nasıl hissettirdi? Çocukken yanıltıldığınızı mı hissettiniz? Yalan söylendiğini mi? İhanete uğradığınızı mı? Bu konuları sorgulamaya başladığınızda insanlar buna nasıl tepki gösterdi?
TA: Bugün, birçok şeyi bilen daha fazla insan var. Ama o zamanlar, çok az insan gerçekten biliyordu. Çünkü TMT, EOKA B, onların inançları ve genel olarak nasıl davrandıkları gibi tarihsel gerçekleri bilmek başka, ama suçların ayrıntılarını bilmek tamamen farklı bir şeydir. O noktada, bir tür dedektif olursunuz. Şu soruları sormaya başlarsınız: Kim yaptı? Onu bu suça iten neydi? Bunu tarih olarak değil, bir suç olarak araştırmaya başlarsınız.
Tarihi zaten biliyorsunuz -anlatılanları, suçlamaları anlıyorsunuz. Ama sonra... durum değişiyor.
Örneğin, EOKA B'den biriyle konuştuğumda, Makarios'a neden karşı olduğunu açıklamaya başlar. Ve bu, herkesin televizyon veya radyo röportajlarında onlara sorduğu sorudur: Makarios'a neden karşıydınız?
Ama farklı bir soru sorduğunuzda -1974'te ne yaptınız? -neden değil, suçlu kim değil, ama gerçekte ne yaptınız? -işte o zaman işler rahatsız edici hale gelir.
Çünkü yaptıkları şey bir suçtu. Ve sonra... Sessizlik çöker.
Makarios karşıtı duygularını, siyasi muhalefetlerini, neden haklı olduklarına inandıklarını, neden yaptıklarını yapmak zorunda olduklarını düşündüklerini anlatmaya çok heveslidirler.
Ama “Bana ne yaptığını söyle. Bana eylemlerini anlat” diye sorduğunuzda. Ve daha da ileri gittiğinizde, "Bana 1963'te ne yaptığını söyle. 1974'te ne yaptığını anlat. Ne yaptığını anlat -eylemlerini. Siyasi inançlarına göre nasıl hareket ettin? Bu inançlar adına insanları nasıl öldürdün?"
İşte o zaman sessizlik çöker.
Çünkü kimse gerçekte ne yaptığını konuşmak istemez.
EL: Çünkü o zaman bu kişisel bir hal alır. Onları siyasi aktivist veya kahraman olmaktan çok bir 'katil' yapar.
TA: Aynen öyle. Bir keresinde bir kafede oturmuş, Taşkent (Dohni) katillerinden biri olan bir katille konuşuyordum.
Eskiden şöyle yapardım: Bir gazete alırdım -her zaman Kıbrıs meselesi ile ilgili bir şeyler olurdu gazetede -herhangi bir sayfayı açar ve kafedeki yaşlılarla Kıbrıs hakkında konuşmaya başlardım. Oraya mikrofonla gitmezdim. Gazeteci gibi davranmak istemiyordum. Hayır. Sadece oradan geçerken, kahve içmek için duran birisiydim.
Kayıt cihazı yoktu, ama kulaklarım duyduklarımı kaydediyordu.
Ve adamlardan biri bana, “Evet, ben Dohni'deki subaylardan biriydim ve Kıbrıslı Türkleri alıp infaz ettik” dedi.
Ona, “Pişman oldun mu?” diye sordum.
O da, “Evet. Rahibe itiraf ettim” dedi.
“Bütün topluma itiraf edip biraz olsun içini rahatlatmak istemiyor musun?” dedim.
“Hayır”, dedi. “Rahibe itiraf ettim”.
Ona “Geceleri uyuyabiliyor musun” diye sordum.
“Uyumak için çok ilaç alıyorum”, dedi.
Ben de ona, “Uyumak için bu kadar çok ilaca ihtiyaç duyman, rahibe itiraf etmenin işe yaramadığı anlamına geliyor. Belki daha fazlasını yapman gerekiyor” dedim.
Her neyse...
EL: Peki yakınlarınız nasıl tepki gösterdi? Aklınızı kaçırdığınızı mı düşündüler? Çünkü bahsettiğiniz konular tabu konulardı, siz bu tabuları yıktınız...
TA: Her yerden güçlü tepkiler geldi. Ailemdeki tepki o kadar yoğun değildi. Ama sokaktaki insanlar, arkadaşlarım, kahvehanelerdeki insanlar... Açıkça konuşmaya başladığımda ve özellikle gazetede bazı şeyler yazmaya başladığımda tepkiler daha da şiddetlendi.
Sokakta bana tüküren insanlar vardı. Bir gün Larnaka'da yürürken bir adamın gelip yüzüme tükürdüğünü hatırlıyorum. Bunu yaparken mutlu görünüyordu ve sonra öylece uzaklaştı.
Bu tür şeyler oldu. Belgeseli yaptıktan sonra tehditler başladı. Birçok kez tehdit edildim. Beni öldürmekle tehdit ettiler. Polis. Gizli polis...
EL: Belgeselden sonra kuzeye taşınmaya karar vermenizin nedeni bu muydu?
TA: Bu da nedenlerden biriydi. Ayrıca hiçbir yerde iş bulamıyordum.
EL: O sırada çalışıyor muydunuz, bu yüzden işinizi mi kaybettiniz, tehditler dışında hayatınız nasıl etkilendi?
TA: Belgeseli çektiğimde zaten işsizdim. Filmi çekmem gerektiği için çalışmayı bırakmıştım.
EL: Nerede çalışıyordunuz?
TA: O zamanlar bir akrabamın sahibi olduğu bir bilgisayar şirketinde çalışıyordum. Çalıştığım televizyon kanalından çoktan ayrılmıştım. O akrabamla bir iki yıl çalıştıktan sonra, işi bırakıp tamamen belgesele odaklanmaya karar verdim. Belgesel hayatımı tamamen ele geçirdi.
Aynı sıralarda kızım doğdu. Ciddi maddi sıkıntılar yaşıyorduk. Çıkmaza girmiştik. Bankalar evimizi elimizden almak üzereydi. En karanlık dönemimdi. Devam etmek için son derece ısrarcı olmam gerekiyordu.
Güneyde de büyük bir tepki vardı. Gazeteciler aleyhimde yazılar yazıyordu. Gizli polis evimizin önünde park etmiş, bizi izliyor, telefonlarımızı dinliyordu. E-posta kutum ölüm tehditleriyle doluydu.
Sonunda belgeseli bitirdiğimizde -önce kısa versiyonu, sonra uzun versiyonu – hala uygun ekipmanım yoktu. BRT'ye gittim; orada Basın ve Enformasyon Dairesi'nden bir görevli vardı ve birlikte çalıştık. İstediğim şey bu değildi, ama bu bir başlangıçtı.
Denktaş filmi izlediğinde –ki, kuşkusuz attığım her adımı takip ediyordu -bir gün ben BRT'de kurgu yaparken beni aradı. Bana eşlik eden Basın ve Enformasyon Dairesi görevlisi telefonu açtı. Yüzü birdenbire çok ciddileşti. Telefonu kapattığında ona “Kimdi” diye sordum.
“Denktaş’tı. İşin bittiğinde ofisinde seninle kahve içmek istiyor” dedi. (gülüyor)
“Sorun değil. Gizli bir şey yapmıyorum” dedim.
Sonra Bayrak (BRT) belgeseli alıp gösterime soktu. Denktaş “Gösterin” dedi. Benden izin falan almadılar, hiçbir şey sormadılar.
EL: Bu ne zamandı?
TA: 2004.
EL: Sınırlar açıldıktan sadece bir yıl sonra...
TA: Evet... Belgesel televizyonda gösterime girdikten sonra tepkiler başladı. Güneydeki televizyon kanallarına da götürdüm ama tabii ki hiçbir yanıt gelmedi.
EL: İnternette henüz yayınlanmamıştı -öyle değil mi?
TA: Hayır, Rum gazeteciler BRT'de izlediler ve bazıları bana karşı yazılar yazmaya başladı. Sonra, esas uzun olan belgesel Selden'i Ararken'i (Searching for Selden) yaptım. Ve filmin galası büyük bir olay oldu. İnsanlar izledi ve büyük bir tepki geldi. İlk gösterimlerden biri Lefkoşa'daki AKM'deydi ve daha sonra güneydeki Intercollage'de bir gösterim yaptık. Intercollage'deki gösterim o kadar kalabalıktı ki insanlar oturacak yer bulamadı. Ayrıca, tüm ailesi Türk ordusu tarafından gözlerinin önünde öldürülen Kıbrıslı Rum kadın Harita Mandoles'in hikayesini anlatan belgeseli de gösterdik. Böylece Türk ve Rum Kıbrıslıları bir araya getirdik ve gösterimde bu filmleri birlikte izlediler.
EL: Tepkiler nasıldı?
TA: O sırada eşim yeni doğum yapmıştı. Koridorda yürürken gizli polis ona yaklaşıp “Burada ne yapıyorsun”, diye sordu.
Aynı sabah, gizli polis gösterimi düzenleyen kadını arayarak gösterimi iptal etmesini söylemişti. Kadın gösterimi iptal ettiğini söyledi, ama bu yalandı. Gösterim saati geldiğinde ise çok geç olmuştu. Filmi çoktan göstermiştik.
O andan itibaren gizli polis neredeyse her gün evimizin önünde duruyordu. Telefonlarımı dinliyorlardı. Ölüm tehditleri alıyordum. Bunlar 2005 yılındaydı...
Gösterimden sonra işime geri dönmeye çalıştım. Ama gizli polis çoktan oradaydı ve ne yaptığımı soruyorlardı. Gittiğim her yerde benimle ilgili sorular soruyorlardı. O zaman, bu insanlar hayatımı kuşatmışken işime geri dönmemin imkânsız olduğunu anladım.
Ölüm tehditleri daha da ciddileşti. İçlerinden biri şöyle dedi: “Köpeğini, çocuğunu, karını ve sonra da seni öldüreceğiz.”
Ve sonra köpeğim öldürüldü. Zehirlenmişti.
O anda kendime, “Tamam, bu tehditler gerçek” dedim.
Kısa bir süre sonra, DAÜ'nün İletişim Fakültesi'nden bir iş teklifi aldım. Yapabileceğim başka bir şey olmadığını hissettim. Bu yüzden kuzeye taşındım. O zamanlar Talat cumhurbaşkanıydı ve bir açık görüşlülük hissi vardı — solcu bir hükümet, nispeten barışçıl bir dönem. Orada (kuzeyde) durumun o kadar zor olmayacağını hissettim.
Bu yüzden, milliyetçi bir hükümete doğru bir değişim olduğunu görene kadar kuzeyde kaldım. Aynı zamanda, güneyde durumlar rahatlamaya başlamıştı, bu yüzden geri dönmeye karar verdim.
Sonra uzun bir süre sessiz kaldım. Sekiz ya da dokuz yıl boyunca uzak kaldım.
Pandemi sırasında, 2021-2022 civarında, tekrar bir kitap yazmaya karar verdim. Kitabın adını You Need a Thousand Voices to Tell a Story (Bir Hikayeyi Anlatmak İçin Bin Ses Gerekir) koydum. Kitapta yaşadığım her şeyi yazdım. Bir gün bu kitabı Türkçe olarak da yayınlamayı umuyorum.
Şu anda, yapay zeka destekli bir çeviri üzerinde çalışıyorum. Önce İngilizce'ye çevirip o versiyonu kontrol ettikten sonra Yunanca'ya çevireceğiz. Ardından, kuzeydeki topluluk için kitabı Türkçeye çevirmek istiyorum. Kitap, yaşadığım her şeyi anlatıyor.
Kitapta, benim için büyük bir ayrıcalık olan kuzeyde geçirdiğim üç yıl da yer alıyor. Çünkü bir yeri hafta sonu ziyaret etmekle, orada yaşamak, o toplumun içinde yaşamak çok farklı şeyler. Orada yaşayınca, bütün resmi görüyorsunuz. Herkesin iyi olmadığını anlıyorsunuz. Tüm Kıbrıslı Türklerin barıştan yana olmadığını anlıyorsunuz. Kuzeyde de milliyetçiler var.
Kuzeydeki toplumda kendimi çok rahat hissediyordum. Ama bir noktada bizi, beni ve ailemi öldürmeye çalıştılar. Eşimle birlikte arabada, Mağusa'dan Lefkoşa'ya gidiyorduk. O sıralar ikinci çocuğum da doğmuştu.
Otoyoldaydık, birdenbire üç kiralık araba yüksek hızla etrafımızı sardı ve bizi yoldan çıkarmaya çalıştı. Bu, Balıkesir'de olanlar gibi Türklerin işlediği suçlarla ilgili yazılar yazmaya başladıktan sonra oldu. Milliyetçiler öfkelendi. Bana Truva Atı demeye başladılar.
Aslında o zamanlar Avrupa gazetesinde “Truva Atı” başlıklı bir makale de yazmıştım (gülüyor).
Eşim arabalardan birinin plaka numarasını almayı başardı ve biz de doğruca Avrupa gazetesine, Şener Levent'e gittik. Ona olanları anlattım. O da hemen kiralık araba şirketini aradı, ama onlar arabaları kimin kullandığını bilmediklerini söylediler.
Başka bir kez de, bir benzin istasyonuna gittim ve bana benzin satmayı reddettiler. Bunu da Şener Levent'e anlattım. Onları aradığında “Kamerada hiçbir şey yok. Hiçbir şey görünmüyor” dediler.
Benim amacım hiçbir zaman bir tarafı ya da diğer tarafı suçlamak değildi. Benim ilgilendiğim şey gerçeğin kendisiydi. Çünkü kalıcı barış istiyorsanız, gerçek masaya yatırılmalıdır.
Ali Faik gibi, üç çocuğu ve tüm ailesi öldürülen birinin, onları öldürenlerin komşusu olarak yaşaması beklenemez.
Kıbrıs sorununu çözme arzumdan dolayı Annan Planı'nı kabul ettim. Ama bununla birlikte başka bir soru da sormam gerekiyordu: Bir adamın ailesini öldüren kişi, hakikat ve uzlaşma süreci olmadan komşusu olarak yanına taşınırsa ne olur?
O zaman daha fazla kan dökülme riskiyle karşı karşıya kalırız. Bu toplumda yaşayan herkesle birlikte acıyla yüzleşmezsek, suçlarla yüzleşmezsek, herhangi bir çözüm birkaç hafta içinde çökebilir.
Çünkü bir araya gelecek olan sadece siz ve ben değiliz, milliyetçiler de bir araya gelecek. Peki o zaman ne olacak?
Politikacılar ne yapıyor? Her şey zaten yasalmış, her şey çözülmüş gibi, tabanı ihmal ederek yukarıdan aşağıya bir çözüm bulmaya çalışıyorlar.
Peki ya acı çeken insanlar? Ya kurbanlar? Onlara ne olacak?
Sık sık söylediğim bir şey var: Kıbrıs'ın tarihi, kayıp insanların kemikleri üzerine yazılmıştır. Tarihi gerçekten bulabileceğiniz yer orasıdır.
Bunu görmezden gelirseniz, nasıl birlikte yaşayacaksınız? Ali Faik gibi birinin yanına bir katili nasıl yerleştireceksiniz?
Başından beri benim savunduğum nokta bu: Birlikte yaşamak istiyorsak, tüm gerçeği bilmemiz gerekir.
EL: Film ve gerçeği arama yolculuğunuzdan sonra, çevrenizdeki insanlarda herhangi bir değişiklik fark ettiniz mi? İnançları değişti mi? Kendilerine öğretilenleri sorgulamaya başladılar mı?
TA: Bakın, benim inandığım şeylerden biri şuydu: Eğer tarihi anlayarak kendi görüşlerimi değiştirebiliyorsam, o zaman diğer insanların da gerçekle yüzleşerek değişebilme ihtimali vardı.
Size bir örnek vereyim. İngiltere'de yaşayan bir adam MSN Messenger üzerinden beni tehdit ediyordu, “Sen bir hainsin. Seni ve bütün aileni öldüreceğim” diyordu.
O kadar dikkatsizdi ki, e-posta adresini ve kimliğini tespit etmemi sağlayan diğer bilgileri görebiliyordum. Ben de ona ”Scotland Yard'ı arayıp seni hemen tutuklatmamı ister misin“ diye sordum.
O da "Nereden biliyorsun“ dedi.
Ben de ona adresini, çalıştığı yeri, benim görebildiğim her şeyi söyledim. Sonra ”Merak etme, bunu yapmayacağım. Sadece söylediklerimin yalan olup olmadığını kontrol etmeni istiyorum“, dedim.
Bir yıl sonra, aynı kişi bana tekrar yazdı. Yaptığı şey için özür dilemek istediğini söyledi. Londra'daki Kıbrıslı topluluktan insanlarla konuştuğunu ve bana öğretilenlerin ve söylediklerimin doğru olduğunu anladığını söyledi. Ben de "Teşekkür ederim" dedim.
Bu süreçte, daha sonra bana görüşlerinin değiştiğini söyleyen birçok insanla tanıştım. Bugün bile, bir zamanlar kullandığım ifadelerin pankartlarda yer aldığını görüyorum. Bu, mesajımın insanlara ulaştığını ve dile getirdiğim bazı fikirlerin barış hareketinin ortak dilinin bir parçası haline geldiğini gösteriyor.
İnsanların o zamanki düşüncelerini şimdiki düşünceleriyle karşılaştırdığımda, bu değişimde benim de payım olduğunu biliyorum. 2020'de ikinci kitabımı yazarken birçok şey oldu. Güneyi dolaşarak belgeselimi gösterdim ve şimdi yüzlerce kişi onu izledi -başlangıçta izleyenlerden çok daha fazla insana ulaştı.
Bir hikayeyi anlatmak için binlerce ses gerekir. Ben hikayemi anlattım. Başkaları onu okuyacak ve sonra kendi hikayelerini anlatacaklar. Kitabımı sadece akrabalarına vermek için on ya da yirmi kopya satın alan insanlar var. Birçok kadın, büyükanneler, gösterimlere geliyor ve torunları için kitabı imzalamamı istiyor. Dolayısıyla, anlayış ve algıda bir değişim olduğu açık.
Aynı zamanda, milliyetçilikte de bir değişim var -daha agresif hale geliyor. Bu sefer, daha önce olduğu gibi ölüm tehditleri almadım -sadece birkaç tane -ama Facebook'ta insanların benimle ilgili açıkça yazıştıkları bir tartışma vardı, “O bir hain, onu öldürmeliyiz” diyorlardı.
Tabii ki umurumda değil. Polise gitmiyorum.
EL: Evet, tam da bunu sormak istiyordum -tüm bu tehditler ve baskı altında hiç korkmadınız mı? Aileniz hiç “Yeter, artık durmalısın” dedi mi?
TA: Tabii ki. Başlangıçta korku vardı -tehditler başladığında... Korku doğal bir hayatta kalma içgüdüsüdür. İlk başta güçlü olmaya çalıştım. İlk belgeselimi çektiğimde, dağlara bile çıktık, arkamızdan gelen arabaları kontrol ettik, dikkatli davrandık, neredeyse saklandık.
Ama bir gün korkuyu bir kenara bırakmam gerektiğini çok net bir şekilde anladım. Ne pahasına olursa olsun, yapmamız gerekeni yapmamız gerektiğini anladım. Bu, ölmek anlamına gelse bile. Çünkü sessiz kalsaydım, yine de ölecektim -sadece yavaşça, üzüntü içinde ölecektim.
İkinci kitabımı yayınladığımda -sadece suçları değil, kendi yolculuğumu da anlatan kitabı -bir gün eşim bana şunu sordu: “Bütün bunları tekrar yaşamaya hazır mısın? Tehditleri, baskıyı, kabusu?”
Ben de ona şöyle cevap verdim: “60 yaşına yaklaşıyorum. Sessizce yaşayıp 90 yaşında sessizce ölürsem, ölüm döşeğime geldiğinde dünyadaki en mutsuz adamı göreceksin. Gerçeği söylemeden 20 ya da 30 yıl daha yaşamaktansa, bu yıl gerçeği söyleyerek ölmeyi tercih ederim”. Ona, benim için ölüm meselesinin kapandığını söyledim. Dedim ki: Bu ülke için doğru olanı yapacağım. Hepsi bu. Artık korku sorun değil. Artık umursamıyorum.
Beni tehdit etseler de umurumda değil. Beni öldürseler de umurumda değil. Beni dövseler de umurumda değil. Yapmam gerekeni yaptım. Hepsi bu.
Çünkü korku içsel bir şeydir. Ve onunla konuşursanız büyür. Korkuyla konuşmaya başlarsanız, sonunda korku kazanır. Sevgiyle konuşmaya başlarsanız, sevgi kazanır. Barışla konuşursanız, barış kazanır. İçinizde neyle konuşmayı seçerseniz, o sizi yener.
Bu yüzden korkuyla konuşmuyorum. Sevgiyle konuşuyorum. Barışla konuşuyorum. Anlayışla konuşuyorum. Ve bunlar beni yenen şeyler.
'AVRUPA'DAN 'AFRİKA'YA VE TEKRAR 'ESKİ AVRUPA'YA...
ÜÇ İSİM, TEK GAZETE --
UZUN BİR MÜCADELENİN KISA BİR ÖZETİ...
16 Aralık, 2025

Kıbrıs’ın kuzeyinde basın tarihi boyunca başka hiçbir yayın organının maruz kalmadığı kadar yoğun baskı, taciz, saldırı ve davalara maruz kalan ‘Avrupa’ gazetesi Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığının bir ‘işgal’ olduğunu dile getiren ve yayın çizgisinin merkezine bu olguyu oturtarak tüm yayın hayatı boyunca bu doğrultuda mücadele veren ilk gazete oldu. ‘Avrupa'nın verdiği bu mücadele onu bir gazetenin ötesinde toplumsal bir başkaldırı sembolüne dönüştürdü.
Dikmen ve Rauf Denktaş Davaları
17 Eylül 1997 yılında yayınlandığı ilk günden itibaren üzeri ‘milli mücadele’ zırhıyla örtülmüş karanlık olayları ve suçları cesurca manşetlerine taşıması, ‘Avrupa’yı süratle Kıbrıs’ın kuzeyinde o dönem iktidarda bulunan Rauf Denktaş ve Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ile milliyetçi kesimin hedefi haline getirdi.
Gazetenin 1999 yılında bir ailenin Dikmen’de kaldıkları evden Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı (GKK) tarafından çıkarılarak açıkta bırakılmasının hakkını arayan yayınları, GKK tarafından Avrupa’ya 69 dava birden açmasıyla sonuçlandı.
Ulus Irkad, 18/03/2011 yılında Yeni Kıbrıs Partisi’nin (YKP) (https://www.ykp.org.cy) resmi internet sitesinde yayınlanan ‘Kıbrıs’taki 2000’li yılların başlarındaki başkaldırının ekonomik-sosyal ve politik etkileri -3-‘ başlıklı yazısında şöyle yazıyor:
‘’1974 yılında Kıbrıs Türk halkını kurtarma amacı güderek Kıbrıs’a müdahalede bulunanlar artık topuz olarak aynı halkın kafasına inmeye çalışmaktaydılar. Daha fazla yeni yeni çıkmaya başlayan ve gerçekten keskin bir sol politika uygulayarak tabuların üzerine giden Avrupa gazetesi önce Kıbrıs Türk liderliği yani Denktaş, daha sonra da bilhassa Kıbrıs’taki esas güç tarafından yıldırılmaya çalışılacaktı. Gazeteye açılan davaların haddi hesabı bilinmiyordu’’.
Ulus Irkad’ın aynı yazıda Avrupa gazetesinin 31 Aralık 1999 tarihli yayınından yaptığı alıntı ise şöyleydi:
''Avrupa’ya bir günde tam 69 dava bu olağan durumda tebliğ edildi. Dünyada ilk kez, bir gazeteye bir günde tam 69 ceza davası tebliğ ediliyor. Bu davalar, askeri mahkemede görülecek davalar… Ve ‘Avrupa’nın suçu büyük… Sade bir vatandaşın konut dokunulmazlığı hakkını komutana rağmen savunmak az suç mu?’’ (1)
Bombalı saldırılar ve ‘casusluk komplosu’
Ama bu daha sadece başlangıçtı.
Aynı yıl gazetenin matbaasına ilk bomba konuldu, ve aynı yıl Rauf Denktaş gazeteye 2001 yılında Avrupa’nın yayın hayatını noktalamasına neden olacak davaları açtı.
2000 yılında ise kayıtlara ‘casusluk komplosu’ olarak geçen olayda gazetenin kurucusu, aynı zamanda Genel Yayın Yönetmeni Şener Levent ile yazarları Ali Osman Tabak, Harun Denizkan, foto muhabiri Mehmet İnancı ve bir Astsubay ile eşinin tutuklanması Kıbrıs Türk toplumunda önce bir şok, ardından daha önce görülmemiş toplu bir başkaldırıyı beraberinde getirdi.
On bir gün süren tutukluluk sırasında görülen davaları takip etmek için Kıbrıs’ın kuzeyine gelen Uluslararası Gazeteciler Federasyonu temsilcisi Sarah L. De Jong hazırladığı raporda şunları belirtiyordu:
‘’Vardığım genel sonuç: Levent ve Avrupa gazetesine karşı polisin tutumunun politik güdümlü olduğu ve casusluk suçlamalarını ispat edemeyecek kadar yetersiz olduğu şeklindedir. Kıbrıs Türk yönetimini rahatsız eden, Avrupa gazetesinin kuvvetli eleştirileri, herkes tarafından bilinmekte, ve sonuçta Levent ve elemanlarına karşı yapılanlara neden olarak gösterilebilir…’’ (2)
Aynı yılın Kasım ayında ‘Avrupa’ gazetesinin matbaası ikinci kez bombalandı.
Avrupa’dan Afrika’ya…
2001 yılında ise Rauf Denktaş’ın gazeteye 1999 yılında açtığı ve kazandığı davalar nedeniyle gelen rekor tazminat cezasını (o dönemin parasıyla yaklaşık olarak 200 bin Dolar) ödeyememesi nedeniye gazetenin tüm basın yayın araçları haczedilerek satışından elde ettiği tüm gelire el kondu. Bu davanın sonucunda Avrupa gazetesi, ‘Avrupa’ adıyla yayınını sonlandırarak yoluna ‘Afrika’ adıyla devam etti..
Aradan bir yıl sonra, 2002 yılında Şener Levent ve gazetenin yazarlarından Memduh Ener, Ener’in gazetede yayınlanan bir yazısı nedeniyle her biri 6 ay hapislik cezasına çarptırıldılar.
Yaşanan tüm bu olaylar ve ilerleyen süreç içinde de gazeteye açılan davaların, gelen tehdit ve tacizlerin hiç hız kesmemesi Türkiye basınının olduğu gibi uluslararası basının da Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyasi gerçeğe odaklanmalarını sağladı.
26 Mayıs 2003 tarihli The New York Times gazetesinde yayınlanan Turkish Cypriot Publisher Goes to Press, and Court, Almost Daily başllıklı makalede şu satırlara rastlıyoruz:
‘’Kıbrıs'ın büyük bir kısmı, adanın Türk ve Rumlarını ayıran 1974 bölünme hattının yakın zamanda açılmasını kutlarken, Levent beyin durumu, kuzeyde hala devam eden sert Türk politikalarını hatırlatıyor. Son haftalarda on binlerce kişinin yaptığı gibi, bölünme hattının ötesindeki arkadaşlarını ziyaret etmeye çalıştığında, sivil polisler kontrol noktasında kendisini durdurdu ve hiçbir açıklama yapmadan geri çevirdi. Polis, gazetecilere, iki gün önce geçebilmesinin tek nedeninin, onu fark etmemiş olmaları olduğunu söyledi’’.. (3)
İlk Kurşunlama
25 Şubat 2011’de gazeteye kurşunlu bir saldırı gerçekleşti. Emin Sıba isimli şahıs gazetenin Lefkoşa’daki ofisinin kapısını çaldı. Kendisine kapıyı açan gazetenin direktörü Ali Osman Tabak’a Şener Levent ile görüşmek istediğini söyledi. Levent’in içerde olmadığı yanıtını almasının ardından kapının üzerine bir tehdit notu bırakıp, kapalı kapıya iki el ateş eden Sıba yakalanamadı. Polisin daha sonra yaptığı açıklamaya göre Emin Sıba saldırının ardından aynı gece uçakla Türkiye’ye kaçtı. KKTC polisi yaptığı araştırmada saldırı tabancasını bularak konuyla ilgili bir dosya hazırlayıp Türkiye’ye iletti, ancak bu soruşturma ile ilgili başka bir gelişme olmadı.
Bianet haber portalından Nilay Vardar’ın Şener Levent’le yayınlanan 7 Temmuz 2011 tarihli söyleşisinde, Şener Levent olayla ilgili şu bilgileri aktarıyor:
‘’Emin Sıba, geçtiğimiz ay Adana’dan bizi telefonla arayarak, gazeteyi kurşunladığını itiraf etti. Aramasının sebebi şuymuş; elinde oradaki çetenin Kıbrıs’ta yapmayı tasarladığıı operasyonla ilgili bilgi, delil ve cd varmış Kıbrıs’a silah, uyuşturucu ticareti yapıyorlarmış. Yakın bir gelecekte de burada Kıbrıslı iş adamını vurmak istiyorlarmış Bunları bizlere satmayı teklif etti. Biz bu pazarlığı kabul etmedik ama bizi kurşunlayan tabancayı ona kimlerin verdiğini söyledi; bunu gazeteye yazdım. Ancak polis bir şey yapmadı’’. (4)
İkinci Kurşunlama
İlk saldırıdan 5 ay sonra 3 Temmuz 2011’de ise gazeteye ikinci silahlı saldırı düzenlendi. Tetikçi bu kez İstanbul’dan gönderilen ülkücü Mustafa Yalçın isimli bir şahıstı. Tıpkı ilk tetikçi gibi Mustafa Yalçın da gazetenin ofisine giderek Şener Levent ile görüşmek istediğini belirtmesinin ardından kendisine kapıyı açan Ali Osman Tabak’ın cebinden kalemini çıkardığı sırada silahını çıkararak ateş etti. Ali Osman Tabak’ın silahı son anda farkederek süratle kapıyı kapatmasıyla kurşunlar kapıya isabet etti. Ali Osman Tabak şans eseri yara almadan kurtuldu.
Mustafa Yalçın bu saldırıdan iki hafta önce gazeteye gitmiş ve tetikçi olarak gönderildiğini itiraf etmişti. Şener Levent, Mustafa Yalçın’ın gazeteye gelişini şöyle anlatıyor:
Kendisini buraya beni öldürmeye gönderdiklerini söyledi. Beni, ‘vatan haini ve rumcu’ olarak tanıtmışlar. Ancak beni vurmaktan vazgeçmiş. Bana ‘size karşı saldırıların durmasını istiyorsanız Ankara ile iyi geçineceksiniz; Ankara’yla yetkililerle ilişkinizi düzelteceksiniz’ dedi. Ardından da biletini bile biz aldık ve Türkiye’ye döndü. Uçağı kontrol ettik gitti mi diye. Bu anlattıklarımı da gazetede aynen yazdım, fotoğrafını da yayınladım.’’ (5)
Bianet’in polise neden haber vermediği sorusuna ise Şener Levent ‘’Polise güvenimiz kalmamıştı, ilk tetikçi de Adana’da geziyor zaten’’, şeklinde yanıt vermişti.
Karikatür Davası
Bu noktada Avrupa’ya, ardından da Afrika gazetesine uygulanan sistematik taciz ve baskıların ne derece en üst makamdan koordine edildiği polisin gazeteye karşı takındığı tavıra ve duruşa tam olarak yansıdığını belirtmek gerekir ki, zaten polisin bu tavrı gazeteye düzenlenen bir sonraki saldırıda iyice belirgin bir hal aldı. Ancak bu saldırının öncesinde kayıtlara ‘karikatür davası’ olarak geçen davadan bahsetmek gerekir.
2017 yılının Aralık ayında gazetede ‘Yunan gözüyle’ başlığıyla yayınlan bir kolaj görseli nedeniyle o sıradaki TC Lefkoşa Büyükelçisi Derya Kanbay tarafından ‘Kıbrıs Türk halkı adına’ dava açıldı. Kolaj, bir Yunan heykelinin Recep Tayyip Erdoğan’ın başına işediğini yansıtıyordu. Bu davada gazeteye ‘Yabancı devlet büyüklerine hakaret ve KKTC ile Türkiye’nin arasını açma suçlaması getirildi.
22 Ocak Saldırısı
20 Ocak 2018’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’nin Afrin ilçesinde başlattığı askeri harekâtın (Zeytin Dalı Harekâtı) ardınan, 21 Ocak 2018 tarihli Afrika gazetesi ‘Türkiye’den bir işgal harekâtı daha’ manşeti ile çıktı. Bu manşet üzerine Recep Tayyip Erdoğan’ın Bursa’daki konuşması sırasında gazeteyi açıkça hedef gösterdi:
‘’Kuzey Kıbrıs’ta bir gazete ahlaksızca bir başlık atmış… ‘’Türk ordusunun Kıbrıs’tan sonra yeni bir işgal yaptığını’’ söylüyor. Bu ne ahlaksızlıktır bu ne edepsizliktir. Ben Kuzey Kıbrıslı kardeşlerime böyle bir durum sergileme suretiyle Kuzey Kıbrıs’ta onlara cevap vermeleri lazım.’’ (6)
Erdoğan’ın bu çağrısının ardından 22 Ocak 2018 sabahı ellerinde Türkiye bayrakları büyük kaya parçaları ve palalarla gazetenin önüne büyük bir kalabalık yığıldı. Aşırı milliyetçi ve dinci gruplardan oluşan bu kalabalık ellerindeki gazete kupürünü ateşe vererek getirdikleri kaya parçaları ve büyük taşlarla gazete ofisinin tüm pencere ve balkon camlarını kırdıktan sonra bayrak direğine tırmanarak önce gazetenin tabelasını indirdiler, ardından da balkondan içeriye girme girişiminde bulundular. KKTC’deki neredeyse tüm polis gücünün kalabalığın etrafını sarmış olmasına rağmen bu saldırıyı hiçbir müdahalede bulunmadan izlemesi polis gücünün üzerinden silinmesi mümkün olmayan bir leke bıraktı. Gazetecilerin linç edilmesini önleyen ise geriye kalan polis gücünden farklı olarak emre uymayarak harekete geçen Polis Başmüfettişi Ali Savaş Altan oldu.
Bu olaydan bir yıl sonra, adeta bir cezalandırma eylemi şeklinde Ali Savaş Altan rüşvet almakla suçlanarak 2 Kasım 2023 tarihinde tutuklandı. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Altan’la ilgili mahkeme, savcılığın mahkemeye tanık getirememesi nedeniyle mahkeme heyetinin takipsizlik dosyalanmasını emretmesinin ardından Altan, 13 Kasım tarihinde serbest bırakıldı. (7)
22 Ocak’la ilgili tutuklamalar ise ancak saldırganların aynı gününün sonrasında —o sırada gazete ofisinin karşısında bulunan— meclis binasının çatısına çıkarak yabancı ülkeye ait bayrak açmalarının ardından geldi. Toplamda altı kişi tutuklandı. Davada sanıklar için talep edilen teminat talebine rağmen davanın yargıcı Tacan Reynar zanlıların işlemiş oldukları suçların çok ciddi olduğunu ve ‘’müebbet hapis cezası ön gördüğünü’’ belirtti.
21 Şubat 2018 tarihinde okunan kararda, Ak Hataylılar Derneği Başkanı Mehmet İpek 6 ay, Ahmet Türkmen 6 ay, Ümit Taş 3 ay, Bayram Ak 3 ay, Oktay Güney 2 ay ve Abdulhadi Doğan’a 4 ay hapislik cezaları verildi. (13)
Cezasını çektikten sonra tahliye olan Oktay Güney dışındaki tüm suçlular Şartlı Tahliye Kurulu’nun kararı ile aynı yılın Mayıs ayında tahliye edildiler.
Saldırı ile ilgili aranan 9 kişi ise hiç yakalanmadı.
Kıdemli Yargıç Tacan Reynar’ın İstifası
22 ocak saldırganlarını hapse gönderen kıdemli yargıç Tacan Reynar’ın 24 Mayıs 2018 tarihinde yargıçlık görevinden istifa ettiği haberi ve 16 Ekim 2018 tarihinde görülmeye başlayan Afrika’nın ‘Karikatür Davası’nda avukat Mine Atlı ile birlikte gönüllü olarak Şener Levent ve Ali Osman Tabak’ın savunmasını üstlenmesi aylarca konuşulan ve Kıbrıs tarihinde bir ilk olay olarak kayıtlara geçti.
Tacan Reynar 4 Haziran 2018 yılında sosyal medya üzerinden bu konuyla ilgili bir açıklama yayınladı:
‘’2010 yılında Yüksek Adliye Kurulu tarafından atanmış olduğum yargıçlık görevimden 24 Mayıs 2018 tarihi itibariyle istifa ettim. Bir kamu görevlisini ve özellikle bir yargı mensubunu istifaya götüren sürecin doğrudan kamuoyunu ilgilendirdiği ve kamuoyunun da bunu sorgulamakta haklı olduğu düşüncesindeyim’’, şeklinde başlayan ve istifa gerekçesini her yönünü detaylı şekilde anlatan Reynar 22 Ocak saldırısı ile ilgili ise şu satırlara yer verdi:
‘’Bilindiği üzere 22 Ocak olayları olarak bilinen Afrika Gazetesi’ne yapılan saldırı davasında Yüksek Mahkeme, ölüm tehditleri aldığım yönündeki haberlere ve diğer haberlere ilişkin açıklama yapmayarak suskunluğu seçmiştir. Bu davanın yargıcı olarak dava sürecinde yaşanan hukuksal sürecin bu ülkenin hukuk tarihine kara bir leke olarak geçtiğinin bilinmesini isterim. Mahkeme’nin üzerinde kurulmaya çalışılan baskı, şahsıma yönelik hakaretler, tüm bu hakaretlere ülkedeki bütün kurumların sessiz kalması, ardından ceza yargılamasında yaşanan hukuk skandalları, ceza sonrası idari ifa etmenin hiçbir anlam ve öneminin kalmadığını göstermiştir’’… (9)
Karikatür Davasında Beraat
2017 yılının Aralık ayında Afrika’da ‘Yunan Gözüyle’ başlığı altında yayınlanmış olan kolaj görseli ile ilgili dönemin TC Lefkoşa Büyükelçisi Derya Kanbay tarafından açılan dava 16 Ekim 2018 tarihinde Lefkoşa Kaza Mahkemesi’nde başladı.
Yargıç Cenkay İnan huzurunda görülen ve Şener Levent ile Ali Osman Tabak’ı avukatlar Tacan Reynar ile Mine Atlı’nın temsil ettikleri davada savcılığın 25, Afrika Gazetesi’nin ise 14 tanığı dinlendi.
Yaklaşık bir yıl süren ve beraatle sonuçlanan davanın kararını yargıç Cenkay İnan bir buçuk saatte okudu. Cenkay İnan kararında iddia makamının ‘’Yabancı devlet büyüklerine hakaret’’ ya da ‘’KKTC ile Türkiye’nin arasını açmak’’ yönündeki savunmasını tutarlı ve yeterli bulmadığını belirtti. Dava konusu görseli ‘’hiciv yoluyla yapılan bir eleştiri ve metafor’’ şeklinde değerlendiren İnan, davacı olan taraf olarak ‘’Türkiye Cumhuriyeti Lefkoşa Büyükelçiliği’nin de mahkemeye şahadet vermediğini’’ hatırlattı. (10)
Davanın ardından sonucu ‘tarihi bir karar’ olarak değerlendiren Şener Levent, ‘’Bu dava Türkiye’de görülmüş olsaydı sonucu çok farklı olurdu’’, dedi, ‘’Biz Kıbrıslıyız, biz Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşıyız. Her ne kadar da Türkiye’nin alt yönetimi olsa da mahkemenin bağımsızlığı da dünyaya gösterilmiş oldu’’…
Şener Leven’tin bu açıklamasının adeta ispatı niteliğinde KKTC mahkemesinden çıkan beraat kararına karşın Türkiye’de Şener Levent aleyhinde bir dava daha açıldı ve Şener Levent Türkiye’de aynı davadan bir yıl hapse mahkum oldu. Üstelik bu dava, KKTC’de savcılığın beraat kararını istinaf mahkemesine götürmüş olmasına rağmen, istinaf mahkemesi sonuçlanmadan karara bağlandı.
Bu kararla ilgili Şener Levent 26 Nisan 2022 tarihinde sosyal medya hesabı üzerinden şu açıklamayı yaptı:
''Ankara’da bana açılan ceza davası sonuçlandı ve bu sabah mahkemenin kararını bana tebliğ ettiler… Ankara Asliye Ceza Mahkemesi TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla beni 1 yıl hapse mahkum etti… Davacı Tayyip Erdoğan… Bu dava meşhur karikatür/kolaj davası… Biz aynı davadan bizim mahkememizde yargılandık ve beraat ettik, ancak bizim maskememizin kararını tanımadıkları için aynı davayı bir de onlar açtılar Ankara’da… Ve gıyabımda yargılayıp hüküm verdiler… Hukukta bir kişinin aynı suçtan iki kere yargılanması diye bir şey yoktur… Üzerimizdeki baskısını iyice yoğunlaştıran Ankara’daki faşist iktidar bu kararla yurdumuzda kendisine muhalif herkesi hedef alıyor ve sindirmeye çalışıyor… Onlar bizim mahkememizin kararını tanımadıkları gibi ben de onların mahkemesinin kararını tanımıyorum.. Bir diktatörün iki dudağı arasına sıkışmış olan Türkiye’de hukuk zaten ölüdür.’’
Karikatür Davasında İkinci Beraat Kararı
Karikatür davasında alt mahkemenin verdiği beraat kararının ardından Başsavcılığın istinafa gitmesinin ardından 8 ay süren istinaf duruşmalarında Afrika Gazetesi mahkeme heyetinin oyçokluğuyla aldığı kararla ikinci kez beraat etti.
Bu kararın ardından karikatür davasıyla birlikte Şener Levent’in ‘Barış Harekatı’ndan Zeytin Dalı’na’ ve ‘Zorba the Cypriot’ başlıklı yazılarına açılmış diğer davalar da Başsavcılık tarafından geri çekildi.
Afrika’dan Eski Avrupa’ya…
2020 yılının Haziran ayında, yani ‘Afrika’nın yayınlanmaya başlamasından 16 yıl sonra VOIS Cyprus birliğinin kurucularından Emmanuel Achiri sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak Afrika Gazetesi’nin logosunda kullanılan maymun sembolünü ırkçı olarak niteledi. Bu suçlamanın ardından gazeteye karşı bazı sol grupların da destek verdiği toplu ırkçılık suçlaması tam bir sözel saldırıya dönüştü. Kurulduğu günden itibaren diline, milletine, ırkına bakmaksızın mağdur olan, haksızlığa uğrayan her kesimin hakkını arayan bir gazetenin birdenbire böylesine bir ırkçılık suçlamasıyla karşı karşıya kalması akıllara bu saldırının gazeteye ve imajına zarar vermek için bilinçli bir şekilde organize edildiğini getirdi.
Bütün bunların sonucunda gazete 25 Haziran 2020 tarihinde Afrika’ya veda ederek Eski Avrupa adıyla yayınlanmaya başladı.
Dipnotlar:
-
Ulus Irkad, 18/03/2011, Kıbrıs’taki 2000’li yılların başlarındaki başkaldırının ekonomiik-sosyal ve politik etkileri -3-, ykp.org.cy. (https://www.ykp.org.cy/2011/03/kibristaki-2000li-yillarin-baslarindaki-baskaldirinin-ekonomik-sosyal-ve-politik-etkileri-3-ulus-irkad/)
-
Ulus Irkad, 25/03/2011, Kıbrıs’taki 2000’li yılların başlarındaki başkaldırının ekonomiik-sosyal ve politik etkileri -4-, ykp.org.cy. (https://www.ykp.org.cy/2011/03/kibristaki-2000li-yillarin-baslarindaki-baskaldirinin-ekonomik-sosyal-ve-politik-etkileri-4-ulus-irkad/)
-
Marlise Simons, 26/05/2003, Turkish Cypriot Publisher Goes to Press, and Court, Almost Daily nytimes.com. (https://www.nytimes.com/2003/05/26/world/turkish-cypriot-publisher-goes-to-press-and-court-almost-daily.html)
-
Nilay Vardar, 07/07/2011, ‘’AFRİKA’’YA SİLAHLI SALDIRI, bianet.org. (https://bianet.org/haber/sener-levent-polise-guvenimiz-kalmadi-131220 https://bianet.org/haber/sener-levent-polise-guvenimiz-kalmadi-131220)
-
Nilay Vardar, 07/07/2011, ‘’AFRİKA’’YA SİLAHLI SALDIRI, bianet.org. (https://bianet.org/haber/sener-levent-polise-guvenimiz-kalmadi-131220)
-
Ekin Karaca, 22/01/2018, Kuzey Kıbrıs’ta Afrika Gazetesine Saldırı, bianet.org (https://bianet.org/haber/kuzey-kibris-ta-afrika-gazetesi-ne-saldiri-193541)
-
https://www.yeniduzen.com/polis-basmufettisi-ali-savas-altan-serbest-birakildi-167841h.htm
-
Yenidüzen Gazetesi, 13/11/2023, Polis Başmüfettişi Ali Savaş Altan Serbest Bırakıldı, yeniduzen.com (https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n250174-Afrika-gazetesi-saldirganlari-tahliye-edildi)
(9) Yenidüzen Gazetesi, 04/06/2018, REYNAR AÇIKLADI: ‘’NEDEN İSTİFA, yeniduzen.com.
(''https://www.yeniduzen.com/reynar-acikladi-neden-istifa-103095h.htm)
(10) Yenidüzen Gazetesi,16/05/2019, Afrika gazete davasında beraat kararı, yeniduzen.com.
(https://www.yeniduzen.com/afrika-gazete-davasindaberaat-karari-115148h.htm)
Gazetenin bugüne kadarki tarihçesinin son sözünü gazetenin yazarı ve direktörü Ali Osman Tabak’a bırakıyoruz:
❛Avrupa’nın Kıbrıs gazeteciliğine katkısı büyük oldu… “İcazetsiz” gazeteciliğin nasıl yapıldığını topluma gösterdi. Doğruya doğru, yanlışa yanlış denmesi gerektiğini, toplumun çıkarlarının nerede olduğunu ve nasıl mücadele verilmesi gerektiğini kurulduğu günden itibaren yazı durdu. Sadece yazmakla değil zaman zaman eyleme bile dönüştürdü… Bugün bu miras bariz bir şekilde bellidir. Partilerin çıkarları için yayın yapan gazeteler veya medya organları bir tarafta dururken Avrupa diğer tarafta duruyor…
*
Avrupa hacizlere uğradı, baskılar gördü, kurşunlandı. Mahkemeye verilen ve davaları binlerle ifade edilen bir sürecin içinden geçti. Halen de devam ediyor. Bana göre “casusluk komplosu” gazete açısından bir dönüm noktasıydı. Toplumun gazeteye olan inancını güçlendirdi. Bir diğer konu da Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla gazeteye saldırılmasıdır. O da toplumsal açıdan bir kırılma noktası oldu… Ankara gazeteye saldırının bundan sonra toplumun tüm kurum kuruluşlarını ele geçireceğinin işaretini verdi. Toplumun büyük kesimi gazetenin yanında durdu. Korkutup bitirme şimdi başka açılardan yapılıyor…
*
Avrupa kurulduğu andan itibaren tehdit altına alındı. Takipler, tehditler, bombalamalar, kurşunlamalar herşey yapıldı. Gazetenin politikasına inandığım, benzer şeyleri düşündüğüm ve arkadaşlarımla çıktığım bu yolda onları yalnız bırakamazdım. Kendimi inkar etmem olurdu bu…
*
Gazetenin ayakta kalamayacağını düşünmediğim zamanlar olmadı desem yalan olur… Ancak rejim bizi yok etmek isterken kendi ayağına kurşun sıktı çokça… Ve bu gazeteyi daha da aranır duruma getirdi.
*
24. yıl ömrümüzün çeyrek asrıdır… Kendi ismim ile değil de Avrupa ile anılmayı getirdi bu süreç…
*
Gazete hala kamuoyunu etkileme gücüne sahiptir. Geriye kalan medyanın biz yokmuşuz gibi hareket etmesine rağmen hala etkilidir. Biz basın toplantılarına çağrılmıyoruz. Davet edilmiyoruz. Buna rağmen gazeteye sorunlarını anlatmaya gelenler çok… Diğer gazeteler onlara gerekli ihtimamı göstermediklerinden bizim kapımızı çalıp dertlerini anlatıyorlar…
_____________________


28 Kasım, 2025
Şener Levent | Avrupa/Afrika gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
İstanbul’da deniz üstünde beyaz martılar vardı Beyrut’ta dumanlar arasında yapayalnız bir çocuk, Arabistan çöllerinde taşa tutulan genç bir kız, kara Afrika’da bir parça somuna uzanan eller, Salvador’da cinsel organlarına elektrik verilen siyasi bir tutuklu ve Bolivya’da kurşuna dizilen bir gerilla vardı…
*
Yaşadığımız barbarlık tarihinin tam bilincinde olarak eşsiz bir hoşgörüye kapılabilir, dostlarımızı kırdığımıza pişman olabilir, bizi kıranları bağışlayabilir ve diyebilirdik ki: ''İsterdim benim de sadece çiçek koparmak olsun günahı ellerimin''. Ama diyemedik…
*
Yaşananı bir daha geri getirmeyen ve yüzyıllara gömülüp giden, kalın ve eski kitaplara yazılan, beyaz mermer sütunlara kazınan, kırık mezar taşlarında yarım kalan tarih bir hüzünden başka ne ki…
*
Evleri otlu barikatlara bakardı. Barikatlarda ‘’Bir Türk dünyaya bedeldir!’’ yazardı. Nöbeti devralan bir asker ince bir ıslık çalardı. Kamuran Aziz yeni bir beste yapardı. Geceyi Türkçe ve Rumca küfürler sarardı. İki asker de sigaralarını yakardı. Duvarlardaki mermi deliklerini kimse saymazdı. Feministler eşitlik ister, çalışanlar artış ister, sendikalar grev ister, hükümet herkes yerinde uslu uslu otursun ister, Marksistler devrim ister, kimi de dinleyici isteklerinden şarkı isterdi.
*
Bir dağ başında otursan, kentten, gürültüden, ağır kamyon seslerinden, bağırıp çağırmalardan uzak… Hiç gazete okumasan, hiç radyo dinlemesen, hiçbir kazayı işitmesen, sürüp giden savaşta kim kimi öldürmüş, kaç kişi yaşamını yitirmiş, kaç kişi göçmen düşmüş bilmesen… Dünyadaki işsizlik, açlık ve silah istatistiklerinden hiçbir haberin olmasa, sinemaya, tiyatroya gitmesen, insanlığın hangi düzende kurtulabileceğine dair hiç kafa patlatmasan, hükümete kimin gelip gittiğini hiç öğrenmesen, kimseyle tartışmasan, kimseyle kavga etmesen yaşar mıydın?
*
Bakıyorum, ilk gençlik yıllarından tanıştığımız kimselerin çoğu, bugün tanınmayacak kadar değişmiş… Haksızlıklara, eşitsizliklere başkaldıran, bu uğurda kavga vermek için yanıp tutuşan nice gözüpek yiğitler gitmiş, yerlerini oturaklı, ağırbaşlı ve saçları dökülmüş kimseler almış.
*
Resepsiyonlardaki, kokteyl ve yemekli ziyafetlerdeki dostlukların gerçek dostluklar olduğuna inanmadım hiçbir zaman. Ne karşılıklı iltifatlar, ne dilek ve temenniler içtenlikli değil. İçtenlikli olsa bile uzun ömürlü değil. Salondaki sıcak atmosfer, herşey geçip gittikten ve sokağa çıktıktan sonra uçup kaybolmakta. Perdeler kapanınca yerli yerine dönmekte ne varsa. Sanki içerideki yaşam başka, dışarıdaki başka. İşte bundan dolayı her zaman bir hüzün sarar beni böyle gecelerde.
*
Tarifsiz bir kederle yürüdüm dünyanın bir sokağında. Sabaha karşı uluslararası bir telefon hattında iki ses ölümün kederini paylaşıyorduk. Sabaha karşı kendimizi avutacak hiçbir söz bulamıyorduk. Ve artık uyku tutmayan otel odasından fırlayıp, ince uzun minarelerine, balık ve tuz kokan köprülerine doğru koşuyordum kentin. Çarşı gürültülerinin geceyarısı dindiği sokaklardan, kepenkleri indirilmiş esnaf dükkanlarının ve elektronik eşya yüklü vitrinlerin önünden geçiyordum. Ölümün kaçınılmazlığını kavramanın azaltmadığı bir kederle…
*
Barikatın iki yakasında da hurmalar ve efkaliptüsler vardı. Kuşlar bir o yana, bir bu yana uçardı. Rum barikatında ‘’Girne’yi unutma!’’ yazardı. Bizim barikatta Limasol’u unutma yazmazdı. Halklar savaş istemez, değil mi? Andreas da istemez, Tanya da istemez, ben de istemem. Ama yine de savaşırlar işte. Söyleyin bu ne hikmettir?
*
İskandinav göklerinin altında mutlu ve kahırlı geceler yaşadım. Herkesin kendi dünyasına kapanıp gittiği eski mahzenlerde şarap içtim. Kaç kişiye adres sordum, kaç adres değiştirdim… Terminallerden, tren istasyonlarından, gümrüklerden geçtim. Trafalgar’da resimler çektirdim. İstanbul’un küçük esnaf lokantalarında rakı içtim. Bingazi’de demirlemiş bir gemide olmayacak hayaller kurdum. Hükümetlerin mükellef sofralarında açları düşündüm. Çavuşesku’yu kurşuna dizen Bükreş’ten geçtim. Demokratikleşen Sofya’da ıhlamurları kokladım. Ve sayfalar dolusu yazı yazdım. Yazdığım yazıları dizgi makinesinden çıktıktan sonra çöpe attım. Mahkum olacağımı bile bile yargıçlarla tartıştım. Davalara davalar ulandı. Yolsuzluklara yolsuzluklar, mitinglere mitingler, acılara acılar…
*
İbadete çağıran ezanlar ve çanlardan geçtim. İbadete çağıran nutuklar ve parti bildirilerinden geçtim sonra. ‘’Tanrı var mı baba’’ diye soran çocuğuma yoktur demedim. Vardır da demedim. Zamanla değişen inançlarım oldu benim de. Hiçbir inanca ömrümün sonuna dek bağlı kalmak zorunluluğunu duymadım. Gökyüzü her zaman bir çınarın gölgesinden seyrettiğim gökyüzü değildi. Bütün çağlardan geçtim, sonsuz mutluluğa rastlamadım hiçbirinde. Yaşadıkça olup bitenlere, öldükten sonra hiç olmayacağı için şaşmaktan vazgeçtim. Mutluluğu anlara sığdırdım.
*
Tampon yaşamın acı sirenleri gibi bir araba vızıltısı uzakta. Benim adresim de birçoklarınki gibi bir şehit adresi. Hem de bir ilkokul sınıf arkadaşımın. Ne tuhaf, hep adını yazıyorum zarflara. Sonra bir kere bile görmediğim Mersin’i…
*
Sahiller bomboş. Kumlarda yazdan kalan kuru yemiş paketleri, birkaç izmarit, birkaç boş şişe. Birdenbire boşalan kalabalık ve cıvıl cıvıl bir yerin bu karanlık fon içinde kıpır kıpır eden hüzünleri… Yaz geçip gitti… Kalktı kapı önünden hasır sandalyeler. Tatile gelen bir kız geride anı resimleri bırakarak çekip gitti.
*
Şan, şeref ve paylaşım kaygıları… Kendi çocuklarımız gibi sevelim tüm çocukları, kendi acılarımız gibi duyalım tüm acıları. Ey, bizi sevgili bir ölümün başucunda birleştiren insanca duygular… Ey, bir cenazenin ardından yürürken sevgi ve merhametle çarpan yürekler… Uçup gitmeyin bu merasim bitince, kalın. Kalın ve ölümsüzleşin yeryüzünde...
------------------------------------
Bu yayında kullanılmış tüm alıntılar Şener Levent'in 1980-1993 yılları arasında Söz, Demokrasi, Kıbrıs Postası, Ortam ve Güneş gazetelerine yazdığı köşe yazılarından seçmelerden oluşan Mersin 10/Turkey başlıklı ilk kitabından yapıldı. Mersin 10/Turkey sansür engeline takıldığından 1995 yılında, on yıl gecikmeli olarak basıldı.
''Kitap bu kavgada yorulmayanlara ithaf olunur. Rüzgarda bir yaprak gibi savrulanlara değil, rüzgarı önüne katabilenlere...''

Talks
21 Ekim, 2025

Sanatçı, yazar ve Ars Axis dergisinin Yayıncısı ve Genel Yayın Yönetmeni Ümit İnatçı ile özgürlük, sınırlar ve Kıbrıs üzerine konuşmalar…
Ümit İnatçı: Ben hiçbir zaman umut beslenemedim. Umut beslemek benim için hiçbir şey yapamayanların tesellisidir. Ama, öyle bir toplumumuz yok. Görsün ve desin ki, işte bu değerlidir, bu değersizdir. Yani, bir aksiyoloji silsilesi, bir değerler silsilesi yok. Tam tersidir.
Elvan Levent: Neden yok peki?
Üİ: Neden yok, çünkü vasatlığın bir niteliğidir bu. Kendinden daha iyisini görmek, rahatsız eder onu.
EL: Neye bağlı olarak bu vasatlık?
Üİ: Daha iyisini istememesinden dolayı. Öyle bir yeteneği yok. Daha iyisi nedir, desin. Daha iyisi budur, desin. Ben bunu hakkederim desin.
EL: Aşağılık kompleksinden dolayı mı?
Üİ: Karışıktır. Zaten bir çeşit aşağılık kompleksidir bu da. Neye alıştığını da bilmez aslında. Çünkü değişik sosyolojik katmanlar var. Yani, işte bir çalışan kesimi var, memur kesimi var, güya aydın kesimi var. Bizde bu katmanlar kendi aralarında böyle barışçıl, birbiri içine geçen katmanlar değil. Yani, bir memur memurluğunu bilmez. Bir aydın kendi sınırlarını bilmez. İşte görüyorsun, akademisyenleri, ünvan almakla çok bilim adamı olduklarını zannederler.
EL: Kendi sınırlarını bilmez derken, kendini mi bilmiyor?
Üİ: Kendini de bilmez. Kendini bilmek de çok önemli bir şeydir. Bu, eski Romalılardan ya da Yunanlılardan kalma bir şey. "Nosce Te Ipsum” (Latince ‘kendini bil’). Kendini bil. Zaten kendini bilmediğin zaman, her şey sana bir fantezidir.
EL: Senin için sınır ne ifade ediyor?
EL: Otoritesiz yaşayabilir miyiz?
Üİ: İyicil bir otorite olmalıdır. Yani insanın kötülüklerini iyileştirecek bir otorite gereklidir. Humanist otoriteye gerek vardır. Otorite derken yetkiden bahsederiz. Şimdi hukuk ihtiyacı nereden doğar? İnsanlar önüne geleni öldürmesin, hırsızlık yapmasın, şunu yapmasın, bunu yapmasın diye. İyi ve kötü yönde bir kısıtlama için. İnsan için kısıtlama. İnsan, evet. Çünkü insan iyi bir mahluk değil.
EL: Sınırlandırılması gerek…
Üİ: Tabii. Bak işte İslamcıları sınırlandırılmadılar, ne oldu? Kendini bil derken, kastettiğim şey budur. İnsanın kendi sınırlarını bilmesi. Ama bu sınırlar zihinsel, beşeri sınırlardır. Yani ülkelerin sınırı değil benim bahsettiğim sınır.
EL: Sınırlar olmasaydı güvende hisseder miydin kendini mesela Kıbrıs’ta?
Üİ: Sınırların bile olmamasını istememiz yine başka tür bir sınırlamaları da gerektirebilecek. Mesela diyeceksin ki sen adama, evet, sen istediğin yerde yaşayabilirsin, ama oradaki bir yaşama saygı duymam lazım. Gelip de onun varlığını yok etmemen lazım.
EL: Yapabilir miyiz bunu burada? Sınırları kaldırıp, kimse kimsenin varlığına bir engel değildir, dilebilir miyiz?
Ama başka sınırlar var. Mental sınırlar var. İdeolojik sınırlar var. Dinin sınırları vardır. Ben sınırlardan bahsederken bütün bunlardan bahsediyorum. Ve bunların başlaması için de insanlığın bir sürece ihtiyacı vardır. Belki bu süreç çok kötü olacak.
EL: Öyle bir garanti veremeyiz diyorsun…
Üİ: Garanticilik zaten senin engelindir. Ve senin çekimserliğini besler. Senin korkaklığını besler. Çünkü başıma ne gelecek diye düşünmeye başladığı anda insanın egosantrik yapısı ortaya çıkar.
Demek ki, benim kendimi bir yerlerden korumam lazım. Onu düşünmeyeceksin. Varsın ben de harcanayım diyeceksin, ama yüz yıl sonra insanlık iyi olsun.
EL: Kıbrıslılar garantici mi?
Üİ: Kıbrıslılar çok garanticidir. Mesela bugün her istediğimiz olsa yarım asır ancak yeter bizim iyileşmemize. Öyle kolay değil yani. Türkiye'de bugün AKP gittiğinde bir anda düzelecek mi zannedersin? Çok zor. Çünkü düşünce yapısı kemikleşti orada. O düşünce yapısının yavaş yavaş ufalanması, çözülmesi için zaman gereklidir.
Ama bir yerden başlamak lazım.Yani biz insanlar tarihi böyle ‘linear’ (çizgisel) bir süreç olarak görüyoruz. İşte burada başlar, burada ilerler, burada biter. Tarihi öyle değil. Tarih sarmaldır. Ve bazen böyle rastlantısal olarak bazı şeyler bir şey başlatır. Ve o yeni bir şey çoğu zaman iyi bir şey bile olsa sen onu kötü olarak algılarsın. Çünkü belirsizdir. Ama belirsizliği de göze almak lazım. Çünkü diyalektik odur. Hiçbir zaman somut bir gerçeklik yoktur. Süreçler belki senin beklemediğin bazı gerçeklikleri doğurur. Kim bilir, belki de o gerçeklikler senin beklentilerinin üstündedir, daha iyidir. Ya da kötüdür. Ama sen o süreçte, o kendini bilme iradesiyle bir çözüm bulursun. Belki de aklına gelmeyen çözümler aklına gelir. Ama süreçtir önemli. Başlamak lazım. Yani süreci başlatmak lazım.
EL: Peki Kıbrıslılar niye alamıyor göze hiç böyle bir değişimi?
Üİ: Konformizm. Konformizm en büyük kalesidir muhafazakarlığın. Çünkü muhafazakarlık konum korumacılığı ile başlar. Neyi muhafaza edersin? Neyi muhafaza etme ihtiyacı duyarsın? Sen kendini onunla tarif edebildiğin şeye sahip çıkarsın. Eğer kendini tarif edebileceğin bir şey değilse ve o sende bir kuşku yaratırsa, ona karşı durursun. İşte zihnimdeki sınırları kaldırdım diyemeyenlerin sorunudur bu. Yani aslında en büyük sorunumuz bizim belirsizliği bile göze alıp devinimsel ve devrimsel bir süreci başlatamamamızda yatar. Yani ideolojik bile değil aslında. Biraz da antropolojiktir. İnsanın hep öyle kendini korumaya alma refleksleri vardır.
EL: Mümkün mü böyle bir şey?
Üİ: Böyle bir şeyi göremiyorum ben. Çünkü o kadar çok inandılar ki burada normal bir şey yaşadığımıza, yani işgal, ateşkes rejimi… Bu kavramlar ki, bazıları için çok gereksizdir, ancak esas kavramlardır bunlar, onları dile getirmek bile bir şeydir. Yani sanki boşuna konuşuyorsunuz, öyle bir şey yokmuş gibi. Bu KKTC diye belirlenen sınırların içinde kaç kişi böyle analiz yapıp, sorun işgal sorunudur diye başlar, kaç kişi kaldık? Bilmiyorum, bana göre yüz kişiyi geçmez yani. O zaman işte rejim ve muhalefet arasında ciddi bir dengesizlik vardır.
Ve hiçbir zaman bu rejimin üstesinden gelemeyiz biz. Büyükler karar verecek. Nasıl ki, 1960'da İngiltere karar verdi. Ekonomik zorluklar içindeydi 2. Dünya Savaşı'dan sonra. Bırakayım, dedi bu Kıbrıs'ı da kurtulayım. Ama alayım bir iki toprak parçası, üslerimi alayım burada. Kıbrıslı Rumlara ve Kıbrıslı Türklere de bir devlet yaratayım. Benim uydum olsunlar, benim sözümden çıkmasınlar. Biz de gittik, imzaladık. Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslıların özgür iradesiyle ortaya çıkan bir cumhuriyet mi? Nerede yazar?
EL: 3 yıl önce Ulaş Barış'la yaptığınız bir programda şu an mecliste bulunan bütün siyasilerin görevi bırakıp istifa etmeleri, çekilmeleri gerektiğini söylemiştin…
Üİ: Evet. Bugün de aynı şeyi söylerim. Eğer inanıyorsanız ve bu toplumu inandırmak istiyorsanız bir kurtuluş çaremiz olduğuna, o da budur. Radikal, toptan bir karşı geliş refleksi göstermek ve dünyaya bu ülkede işgal var demektir. İlk adım budur. O zaman insanlar düşünebilir, ve dilebilirler ki, Türkiye'nin sömürgeci rejimiyle burada yaşayan toplumun arasında bir kan uyuşmazlığı var. Bugün diyebilirler mi bunu? Öyle bir manzara yok. Ben kaç defa gittim Strasbourg’a, Belçika’ya… Orada konuşuyoruz insanlarla. Niye işte Kıbrıs'ta böyle daha zorlayıcı adımlar atmıyorsunuz dediğimizde, sizden gelen böyle bir talep yok ki, diyorlar. Araştırmalarını yapıyorlar. Askere güven %90 çıkıyor, Türkiye'ye güven %90 çıkıyor, garanti anlaşması istemek %90 çıkıyor. Sana kim inansın ki? Hala daha bugün bizim büyük muhalefetimiz, ana muhalefetimiz, Türkiye ile uzlaşma içinde çözüm bulacağını söylüyor. Türkiye ile uzlaşı içerisinde çözüm bulamazsın. Türkiye'nin çözümünü bulabilirsin. O da bulabilirsen. Çünkü Türkiye şu anda çözüm istemiyor zaten. Çözümsüzlüğü istiyor.
EL: Peki nasıl olmalıdır, tek çatı altında, tek devlete geri mi dönülmelidir?
Neye göre dönüşümü? Tarihsel süreçlere göre. Yani olgusal bir süreç vardır, pozitivist bir yaklaşım vardır. Yani federal çözüm pozitivist bir yaklaşımdan ortaya çıkar. Bir olay oldu. İki toplum ayrıldı. Bunlar gerekli değildi, gereksizdi, yanlıştı. Bunlar artık biter zaten, tartışılmaz.
Çünkü ortada bölünmüş bir ada vardır. Ters yönlerde gelişmiş toplumlar vardır. Bugün Rumlar'da bile federasyonu istemeyen, eskisinden de daha fazla istemeyen, ayrı devleti tanımaya hazır olan insanlar vardır.
EL: Neden peki?
Üİ: Çünkü o kopuşu içselleştirdi. Bu toplumların hatasıdır. İki tarafın da. Yani işte Rumlar haklıdır, Türkler haksızdır, Türkler haklıdır, Rumlar haksızdır —öyle bir şey yoktur. Ortak bir üründür bu. Birlikte yaptılar yani bunları. Ben yedi sene yaşadım orada, diplomatlık da yaptım, biliyorum.
Diplomat diye gönderdiler beni, ‘local staff’ (yerel personel) olarak kayıtlıydım. Bunu keşfettiğimde, ben gidiyorum, dedim, verdim istifayı, gittim. Neden dedim? E işte 1960'dan bu yana böyle… Bir sürü şey. Yani şimdi biz Kuzeyde coğrafik bir işgal var ama, Güney'de de bir anayasal işgal vardır dediğimizde, bunu söyleme, diyorlar. Ama ben yaşadım. Ben Kıbrıs Cumhuriyeti'ne de çok inanan birisi değilim. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti, İngiliz sömürgesinin formüle ettiği bir cumhuriyettir. Ama geçerlidir. O zaman kullanalım. Bugün Kıbrıslı Türkler çıkıp, biz cumhuriyete dönüyoruz, diyebilirler mi? Bunu söylemelerini istiyorum. Biz Hristofyas'la Annan Planı referandumundan sonra kavga ettik Londra'da. Niye hayır dediniz, dedim. Bir yerden başlayabilmemiz için bir fırsat verdiler ve onu reddettin. Daha iyisi mi olacak, dedim. Bundan kötüsü mü olur, dedi bana. Peki, dedim öyleyse, madem ki bu olmadı, çağrı yapın Kıbrıslı Türklere. Kıbrıs Cumhuriyeti sizindir ve o kararı geri aldık, deyin. Birleşimiş Milletler’e de yazı yazın. Deyin ki, Kıbrıs Cumhuriyeti artık tek taraflı Kıbrıs Rumlar tarafından temsil edilmeyecek. Sen dedim, cumhurbaşkanısın, yap bunu. Bana ne dedi, biliyor musun? Tercümesini söyleyim. ''Sı*arık içine'', dedi. Aynen böyle. Düzenleri bozulur. Başa çıkamazlar yani, baş edemezler.
EL: Özgürlük ister mi insanlar?
Üİ: İnsanlar zaten özgürdür. Ama yalancıdırlar da. Çünkü özgürlük yoktur, dedikleri şeyin altında özgür olmak istememeleri vardır.
EL: Kıbrıslılar biliyor mu özgürlüğünün olduğunu, özgürlük istiyorlar mı?
Üİ: Bu Kıbrıslıların meselesi değil ki, bütün dünya insanlığının meselesidir. Kıbrıslılar kendilerini çok abartıyorlar. Zannediyorlar ki —çünkü çok sosyosantrik bir topluluk Kıbrıslılar— dünya Kıbrıs’ın etrafında döner. Ama Kıbrıs Akdeniz'in bir çapağıdır. Biz dünyalı olamadığımız için sorun yaşıyoruz zaten. Dünyadan Kıbrıs'a bakamadığımız için sorun yaşıyoruz. Biz en küçük meselelerimizi bile dünyanın en büyük meselesi zannediyoruz. Kimsenin umurunda değil. Birinin umurunda olsa zaten bu Kıbrıs meselesi çoktan çözülürdü. Biz ne zaman anlarız ki bu Kıbrıs kimsenin umurunda değil ve biz kendi geleceğimiz hakkında bir irade ortaya koyarız, o zaman bir şeyler değişebilir. Yani ben bu yürüyüşlerin, yapılan yürüyüşlerin, protestoların, manifestolarında artık bir gereksizlik sürecine vardığına inanıyorum. Çünkü tıpkı parçalı bellek gibidir.
Yani biz bir hafıza oluşturuyoruz ama bu hafıza bütünsel olarak bir yere gelip bir bilinç alanı oluşturmaz. Parçacık parçacıktır. Bu parçacıklar ne zaman kendini belli eder? Tepki gösterme anlarında belli eder. Tepki gösterebileceğimiz bir şey yoksa toplumun içerisinde onlar ortaya çıkmaz. Yani reaksiyoner bir tavır var Kıbrıs-Türk toplumunda, muhalif dediğimiz alanda. Bu böyle olduğu sürece rejim tarafından bunlar absorbe edilecek. Yani senin zihin parlamaları olarak, tepkisel olarak ortaya koyduğun muhalif tavır, tam tersi aslında buradaki rejimin yaşam alanını genişletir. Çünkü o senin ufak tefek muhalif çapkınlıklarını kaldıracak bir güce sahiptir. Zaman zaman sana hissettirir kendi gücünü. Zaman zaman sen bir yer kazandığını zannedersin. Bu sana kendini eşit hissettirir. Ama yalandır aslında. O senden güçlüdür. Peki ne yapmak lazım? O gücün karşısında başka bir güç oluşturmak lazım. Bu güç de nasıl oluşacak? Tamamen aynı şeyi düşünen insanların bir araya gelmesinden oluşacak…
EL: Kapitalizme alternatif nedir?
Üİ: Anarşizm. Sosyalist anarşizm tabii. Yani devletçi anarşizmi değil.
Ben devlete de inanmıyorum.
EL: Bireye mi inanıyorsun?
Üİ: Birey çok önemlidir. Bireye inanmazsak zaten toplum ortaya çıkmaz. Biz hep şey deriz, böyle çok demagojik, böyle popülist söylemler var. Ya birimiz, ya hepimiz. Ya nasıl derler böyle işte, ben yanmasam, sen yanmasan falan. Ben bunları çok uyduruk görüyorum. Birey var olacak. Birey kendi varoluş süreçlerini oluşturmadan toplum var olamaz. Birey kim olduğunu ve ne olduğunu bilecek. Sınırlarını bilecek. Ne yapabileceğini bilecek. Kapasitesini bilecek. Yeteneğini bilecek. Ve o yeteneklerini geliştirebilecek ortam yaratmak lazım bireye. Birey ne kadar güçlü olursa, sosyalizm de o kadar güçlü olabilir. Ama birey bilinci ve toplumsallaşma bilinci olması lazım. Birey, birey içincilik başka bir şeydir. Birey oluş başka bir şeydir. Egoizm ya da egosantrik durum başka bir şeydir. Egonun varlığını tayin edebilmek başka bir şeydir. Bu kavramları biz karıştırıyoruz çok.
EL: Nasıl bir sosyalizm?
Üİ: Devletin olmadığı bir sosyalizm. Bunu ben icat etmedim. Bunlar, liberter sosyalizmin öngördüğü şeylerdir ve bana göre, yüzyıl da geçse insanlık bu noktaya gelecek. Çünkü kapitalizm de ahtapot gibidir. Aç kaldığında kendi ayaklarını yiyecek. Yiyor zaten. Bugün yaşadığımız her şey kapitalizmin, neo -liberalizmin bize doğurduğu sonuçlarıdır. Ama biz zannederiz ki daha fazla maaş almakla, daha fazla para kazanmakla, kendimizi daha iyi hissetmekle, -çünkü kapitalizmin bize öğrettiği iyi hissetmek biçimidir bu, - işte bütün bunları elde etmekle daha iyi insan olduğumuzu zannederiz. Ve hatta başkalarından daha iyi olduğumuz için de tatmin oluruz. Bak, o benden daha fakirdir, ben daha iyiyim diyerek. İşte bütün bunlar ortadan kalktığında insan olabilecek. Çünkü Rönesans döneminden beri başlayan bir hümanizm vardır.
Ama o hümanizm dönemi nasıl bir dönemdi? Tanrı'nın ilahi gücünü yeryüzüne indirdiler skolastik felsefeyle. Artık öte dünyadan vazgeçelim. Dünya üstünde yaşadığımız yeryüzüdür. Ve bu yeryüzü de Tanrı'nın bir yansımasıdır. Bu büyük bir devrimdi, hümanizmin başlaması. Ama yeni bir hümanizmaya ihtiyacımız vardır. Ve yeni bir medeniyet anlayışına, yani Gramsci'nin o eski medeniyet can çekişir ama yenisi doğamıyor dediği şeydir bu.
EL: Çok zaman geçti Gramsci'nin üstünden…
Üİ: Çok zaman değil. Bu da insanın bir saplantısı. Bizim ömrümüz 70 senedir diye her şey 70 sene içinde, 80 sene içinde olmasını bekleriz. Ama Rönesans 600 sene sürdü. Öyle değil zaman.
EL: Yani herhangi bir zaman koyamazsak ütopik bir gelecekte diyebiliriz…
Üİ: Yani Mısırlılardan bahsettiğimizde, milattan önce 1500'den bahsederiz. Mezopotamya'dan bahsettiğimizde, milattan önce 3500 yılından bahsederiz. Medeniyet dediğimiz şey öyle 100 senede olacak bir şey değil. Türkiye'de modern devlet kurdular- tırnak içinde modern devlet-. 100 yıl geçti üstünden. Ne oldu? Öyle kolay mı yani medeniyet inşa etmek? Öyle bir şey değil.
EL: Peki sana göre insan doğasında gerçekten eşitliği isteyen, eşit bir düzende yaşamak isteyen bir varlık mı?
Üİ: Bütünsel olarak -işte bu sorunun içinde bile insanlar arasında eşitlik var mı diye ikinci bir soru çıkar ortaya. Sen diyorsun ki insanlar eşitliği kabul edebilir mi?
EL: İster mi, diye soruyorum. İster mi gerçekten insanlar eşit olmak?
Üİ: Hissedebilirse isteyebilir. Yani derse ki ben kendimi eşit hissediyorum ama bu düzen bana o eşitlik ortamını sağlamaz. O zaman ben onu isterim— yani istemek derken, Schopenhauer'in istemesinden bahsediyorum. Bir isteme eğilimi doğduğunda aynı zamanda insanın bir iradesi de ortaya çıkar. Şimdi eğer ben eşitlik tahayyül edersem ve eşitlik istersem onun bile sınırları bellidir. Çünkü bir insanın kapasitesi diğeriyle aynı değil. Yani eşit olabileceğimiz alanlar vardır, eşit olamayacağımız alanlar vardır. Esas eşitlik işte bu eşitlik alanlarını belirlemekle başlar. Bu çok yeni bir şey değil. Yani Socrates bu yüzden ölüme mahkum edildi.
Söylediği çok basit bir şeydi ve bugün hala daha geçerlidir. Yani aklı varmayan insanların demokrasiyi belirlemesi mümkün olabilir mi? İşte sonuçlarını görüyoruz. Demek ki bir eğitim, öğretim ve bir gelişim sürecine insanların ihtiyacı vardır. İşte eşitlik orada vardır. Yani eşitlik ne zaman vardır? İnsanlığın önünü açabilecek insanların önünü açabilme eşitliği olması lazım. İdeolojilerin belirlediği eşitlik değil.
EL: Güneyde yaşadığın sırada edindiğin deneyimler ve gözlemlerden yola çıkarak yanıtlayacak olursan, sana göre Kıbrıs Rumlar hazır mı tekrar Kıbrıslı Türklere yaşamaya?
Üİ: İşte buna homojenik bir cevap veremem. İnsandan insana değişir. Yani bugün 100 kişiyle konuşsan 20 kişi başka cevap verecek, 30 kişi başka cevap verecek. Tek bir cevabı yoktur.
EL: Enteresan, çünkü mesela benim Kıbrıslı Rumlarla ilk temasım 2003 yılında sınırlar açıldıktan sonra oldu, Panicos Hrisantou’nun ‘Akamas’ filminde çalıştığım sırada.. Ve çok güzel insanlarla da karşılaşmış olmama karşın, bu ilk gözlemde hayal kırıklığının ağır bastığını anımsıyorum…
Üİ: İşte girdiğin çevre önemli… Benim mesela, çok iyi arkadaşlarım var. Yani kardeş gibi… Hatta sana diyebilirim ki, Kıbrıs Rum toplumunun içerisinde daha fazla dostum var. Ve öyle insanlar vardır ki, zorda olsam ilk onları ararım. Yani bizim toplumdan birini aramam, onları ararım. Öyle iyi bağlarım var benim. Ama bu beni yanıltmaz. Çünkü oradaki durumu da biliyorum. Hatta bu arkadaşlar da çok memnun değiller bu durumdan.
EL: Bu beni yanıltmaz derken ne konusunda yanıltmaz?
Hangi gerçek konusunda yanıltmaz varsa öyle bir gerçek. Yani homojen bir yapıdan bahsediyorsun ama senin kendi için oluşturduğun bir gerçek var değil mi? Ne kadar da siyah beyaz olmasa da.
Üİ: Şimdi biz, oluşum süreçlerini tamamlamış bir bireyden bahsediyoruz. Bu birey oluş aslında öyle bir birey oluştur ki ne din umurundadır ne millet umurundadır. Yani bu kavramları gülünç buluyorum. Mesela Andrea arkadaşımdır. İlk aklıma gelen şey Andrea'nın Rum olması değil. İlk aklıma gelen şey, Andrea'nın benim çok iyi dostum olmasıdır. Ama böyle insan ne kadar var? Görüyorum çünkü… Ve dediğim gibi soldan da çok insan vardır. KKTC'yi tanımamız lazım, diyen. Hatta ‘self-determination’ diyenler de var. Çok kavga ederiz bunlarla.
EL: Uykularını kaçıran bir şey var mı son zamanlarda?
Üİ: Her şey uykumu kaçırır. (gülüyor) Yani benim uykumu kaçıran muhalefettir. UBP (Ulusal Birlik Partisi) değil. Yani bu kadar sünepelik… Artık bıçak kemiğe dayandı gibi. Bir şey yapabilir miyiz? Yapamayız. Ama bu meclisteki kavgalarını görüyorum ya bunların… UBP ile kavga ediyorlar. Yani gölgelerle… Platonik bir kavgadır bu. Platon'un gölgeler alegorisi var ya öyle bir alem var mecliste.
EL: Sanatçı iktidara yakın olabilir mi? Yoksa her zaman karşısında mı durmalı?
Üİ: Yok. İşte bu böyle bir şey değil yani. Ne iktidarı? Zaten iktidar diye bir kavram ortaya attığın andan itibaren sanata ters gelen bir şeydir bu. Onun için liberter sosyal anarşiden bahsederim. İktidar sayılabilecek otoriteryen olana karşı olmak lazım. Otorite değil işte— onun ayrımını onun için yapıyorum ben. Yani bir yetke bir şeyi iyileştirmek için orada duracak. Ama mutlak bir yetke değil. Ortaklaşmacı bir yetke. Herkesin söz sahibi olabileceği ve oradan daha iyisinin nasıl çıkabileceğini görebileceğimiz bir yetke. Somut iktidarlar, yani bizim geri kalmış toplumlardaki iktidarlar bile, idareyle ilgili bir iktidar değil, baskılamakla ilgili bir iktidardır. Ve onların idare etmeye ihtiyaçları yoktur. Onlar için idare, yönetim ve baskı uygulamaktır. Türkiye'de olduğu gibi. Konuşursan hapse girersin.
EL: Sanatının arkasındaki itici güç nedir? Yani sanatına yön veren...
Üİ: Evreni tanıyabilmek, varlığı tanıyabilmek... İnsanın zeka sınırlarını tanıyabilmek. Bu yüzden evrensel kültür öğreniyorum.
Bu yüzden bütün coğrafyalarda ortaya çıkan sanat biçimlerinden besleniyorum. Ve yapmaya çalıştığımda şey evrensel bir sanattır. Bütün dünyadan elementler vardır. Yani baktığın zaman içinde bir Mısır'ı da görebilirsin, Mezopotamya'yı da görebilirsin, Hindistan'ı da görebilirsin, Çin'i de görebilirsin. Amerika'yı da görebilirsin, Latin Amerika'yı da görebilirsin. Her şeyi görebilirsin. Ama bunu görebilmek için sanat bilginin olman lazım. Yani sanat tarihini bilmen lazım. Sanatın oluşumunu bilmen lazım. Çünkü sanat, bilen insanların tüketebileceği bir kültürel alandır. Yani zannederler ki sanatçı bir şey yapacak, bir cahil gelecek ve sanatçı durup ona açıklayacak. Ben bunu bunun için yaptım. Öyle bir şey yoktur. Bu büyük bir saçmalıktır. Onun için sanat eğitimine ihtiyaç vardır. Sanatçı öğretmen değil.
EL: Bir fikir, bir mesaj iletme gibi bir derdi var mıdır sanatın?
Üİ: Yoktur. Öyle bir şey değil sanat. Ben kendi varlığımın farkına varmaya çalışırım. Ve insanlar benim üretim süreçlerime bakarak aslında bir insanın yeryüzüyle ilişkisinin, hayatla ilişkisinin ne olduğunu anlamaya çalışır. Bir roman okurum, onu anlamaya çalışırım. Bir resim. Neden bu resim? Neden sanatçı böyle resim yapar? Onu anlamaya çalışırım. Yani sanatçı 100 tane, 200 tane, 300 tane resim yaparak burada bu mesaj var demiyor. Sanatçının yaşam felsefesiyle ilgili ne zaman ki bir bilgiye sahip olursun, o zaman zaten bilirsin sanatçının sana ne demek istediğini. Onun için değişik eğilimler vardır.
EL: Peki sanatçının sorumluluğu var mı yaptığı eserlerle ilgili?
Üİ: Kendiyle ilgili tabii ki. Etik sorumluluğu vardır.
Yani ben mesela görüyorum, böyle saçma sapan sergiler açıyorlar, bunu etik bulmuyorum. Eğer yaptığın şeyin aslında değersiz olduğunu biliyorsan, ama o değersiz şeyi büyük bir sanat eseri diye ortaya atıyorsan, etik sorun vardır. İşte etik orada başlar. Sen niye sanatçı olmadan kendini sanatçı olarak ortaya çıkarırsın? Etik mi bu? Sen bir diş doktoru değilsen ve bir diş hekimliği atölyesi açıyorsan, geliniz dişinizi tamir edeceğim diyorsan, etik bir şey mi? Ama sanatta herkes yapıyor bunu. İşte sanat elektrik olsa ve o elektriği ellemesini bilmeden dokunduğunda seni tepse, herkes dokunmayacak. Ama tepmez seni beytambal (Kıbrıs ağzında ‘lanetli yük’). Onun için herkes elini sokar içine.
EL: Mutluluk veya huzur sanatçı için ölüm müdür?
Üİ: Bunlar öyle —söylerler ya işte bazen mutlu olursan üretemezsin falan diye. Bir kere gerçek bir düşünürün ve gerçek bir sanatçının mutluluk kavramıyla ilgili çok alıp verdiği bir şey yoktur. Ben nasıl mutlu olurum diye başlamam güne mesela. Beni mutsuz eden şeyler nedir diye başlamam. Beni değil —yani ben değil. İnsanlık için iyi ve kötü nedir? Oradan başlarım.
Huzur ve mutluluk kavramları çok karıştırılır. Yani mutsuz olup huzurlu olabilirsin. Neden? Çünkü vicdanınla rahatsın.
Yani beni rahatsız eden bir sürü şey var. Bana acı veren bir sürü şey var. Ama huzurluyum. Çünkü iyi ki bunları görebiliyorum. İyi ki farkındayım. Mutlu olmam önemi değil.
EL: Öfkelisin…
Üİ: Tabii ki. Çünkü öfke erdemdir. Erdemli insanlar öfkeleniyor. Sinirleri bozuluyor.
EL: Maraş'a gittin mi açıldıktan sonra?
Üİ: Gittim arkadaşlarla. O Maraş bile bizim ne kadar rezil bir toplum olduğumuzu gösteriyor. Yani senin ortak vatanın dediğin yerde insanların evlerini alırlar, yağmalar, yıkarlar, ondan sonra da turizme açıp gösterirler. Bu alçaklık nasıl kabul edilir? İşte üç beş kişi çıkar bir şey söyler bizim gibi, ama kim dinler ki bizi? Sisteme entegre olmuş partiler, barış isteyen partiler bunu dile getirmedikten sonra bizim söylediğimiz neye yarar? Rezil bir durum yani. Sanatçı arkadaşlar gelir bazen, götürüp gösteririm. Öğrensinler Kıbrıs'ın gerçeğini diye… Çünkü Türkiye'deki aydınların çoğu Kıbrıs'ı pek iyi tanımaz. Resmi ideolojinin tarih anlayışından bakarak birkaç şey bilirler. Götürüp gösterince onlar da şoke olur. Düşün ki, o evin sahibi gelir oraya, bakar evine, hatıralarını canlandırır, ağlar ve gider.
Senin de için rahat. Sağlıklı bir toplum değiliz yani. Ruh halimiz iyi değil.
EL: Bir Kıbrıslı kimliği krizi var mı sence?
Üİ: Ben önce yeryüzü insanıyım. İnsanım. Nerede yaşarım? Kıbrıs’ta. Peki bu yaşadığım yeri nasıl daha güzel yapabilirim? Benim sorum budur. Benim sorum en iyi Kıbrıslı nasıl olunur, değil. Çünkü en iyi Kıbrıslı nasıl olunur ve en iyi Türk nasıl olunur sorusu aynıdır aslında. Ve seni aynı yere götürür. Bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak bu ülkeyi nasıl güzelleştirebiliriz? Nasıl insan sevgisiyle bir arada yaşayabiliriz? Benim sorduğum soru budur. Onun için benim kimlik sorumum yoktur. Eğer kimlik sorunu üzerinden başlarsak meselelere hastalıklı bir yerden başladık demektir. O zaman işte folklorik öğelere dönüşürüz.
Dillirga, millirga (Dillirga— Kıbrıs türküsü). Öyle gider. Neden benim ışığım Hegel'de olmasın? Neden Kant'ta olmasın? Neden Schopenhauer'da olmasın mesela? Ya da Konfüçyüs’te olmasın? Yeryüzünde bir sürü akıllı insan var. Alman değil, Fransız değil, İtalyan değil. İnsan.
EL: Gelecekte yeni bir düzenine ihtiyacımız var dediğin şeye geliyor mesele…
Üİ: Mecburuz zaten. Tabii, çünkü bir fabrikada bin kişi çalışıyorsaydı, bugün o sayı yüz kişiye düştü. Otomasyon sistemine geçtiler. Robotlaştırdılar insanı denetim mekanizması içinde… Bir yerde bir yanlış var. Yani sonuçta gidilecek yer bellidir.
Bu yolda iyi şeyler de olur, kötü şeyler de olur. O hayatın parçasıdır. İki tane fidan ekersin bahçeye... İkisine de aynı suyu verirsin.
Kökleri dibe inince belki bir kaya bulur bir tanesi dipte. İyi büyümez. Bir sene sonra da kurur. Diğeri büyür. Hayattır bu…
Üİ: Şu anda Kıbrıs Cumhuriyeti bizim kullanabileceğimiz en etkin anayasal araçtır. Ve federal çözüm de Kıbrıs Cumhuriyeti içinden doğacak. Yani bu görüşme sürecinin doğası da budur. Zannederler ki, iki toplum anlaşacak ve iki toplum ayrı ayrı oluşumlar olarak bir oluşum oluşturacak. Öyle bir şey değil. Federe devlet Kıbrıs Cumhuriyeti'nin dönüşümüdür.
Üİ: Benim için sınır yoktur. Yani benim zihnimde sınır yok. Topraklardaki siyasi sınırlar da bana göre insanın düşmanıdır. Yani insan olmanın düşmanıdır. Çünkü sınır belirlemek, otoriteleri belirmemek demektir. Yani burada bunun hükmü geçer.
Üİ: Yani bu bir saygı. Diyebilmemiz lazım. Çünkü demezsek iyileşme süreci başlamayacak. Zaten işgalciler buradan gittikten sonra, Türk ordusu buradan gittikten sonra, taşınan nüfus buradan gittikten sonra, o zaman sınırlar otomatik olarak ortadan kalkacak. Kim belirler sınırı? İşgalin varlığı mı? O kalktığında, sınır da ortadan kalkacak.